Şekerin Tadı mı Kaçıyor?  Yoksa…

Geçtiğimiz günlerde,  Ak Parti Karaman Milletvekili, TBMM Tarım –  Orman –  Köy işleri Komisyonu Başkanı ve PANKO BİRLİK Genel Başkanı Recep Konuk,  26.08.2017 tarihi Cumartesi günü gerçekleşecek, Konya Pancar Ekicileri Kooperatifinin 65. Olağan Genel Kurulunda aday olmayacağını, yoğun bir katılımla ve sanki bir parti başkanı edasıyla açıkladı.  Recep Konuk, 18 yıl önce Anadolu’nun kadim başkenti Konya’dan bir kalkınma hareketini başlatmıştır. Bu kalkınma önce bölgemizde, sonra ülkemizde, ardından da dünya genelinde üreticilerimize, sanayimize ve özellikle tarımsal örgütlerimize de bir örnek olmuştur. Konuk, çiftçimizin ürettiği ürün piyasada karşılık bulsun ve refah seviyesi artsın diye çiftçimizin olduğu her yerde olma gayreti içerisinde 45 adet üretim tesisini de hayata geçirmiştir. Zarar eden bir firmayı devralarak, 3,8 milyar doların üzerinde yatırımı olan devasa bir Kurum haline getirmeyi başarmıştır. Ülkemizin 500 sanayi kuruluşundan,  16. büyük şirketi arasında yerini almış ve gıda sektöründe ise 4’üncü sıraya yükselmeyi başarmıştır. Konuk, Konya ovasında ülkemiz nüfusu kadar fidan dikme hedefiyle büyük bir sosyal sorumluluk projesine de imza atmıştır. Başta spor ve eğitim olmak üzere birçok alanda gençliğimizi sponsorluk faaliyetleri ile de desteklemiştir. Öncelikle Recep Konuk başkan ve ekibine yapmış oldukları tüm bu yatırımlar ve çalışmalar için teşekkürlerimi sunar, başarılar dilerim.

Recep Konuk, Konya Pancar Ekicileri Kooperatifi ve Panko Birlik başkanlığından istifasını açıklaması ve yaklaşmakta olan kongrede de aday olmayacağını deklare etmesiyle birlikte,  kooperatif üyesi çiftçilerimiz arasında bir aday telaşı da başlamış oldu. Konya geneline kabaca bir baktığımızda ise 5 – 6 ismin aday olacağı hakkında bazı duyumlarımız bulunmaktadır. Burada isimlere girmek istemiyorum. Kimsenin yıpranmasını da gönlüm razı olmayacaktır. Pancar ekicisi tüm çiftçilerimize ve bu şehre hizmet sevdalısı hangi isim aday olur ve seçilirse de sadece başarılar dilemek üzerimize bir borç olarak kalacaktır. Pancar Ekicileri Kooperatif başkanlığı için ismi geçen adaylar,  Konuk başkan ve belirli merkezlerden de icazet almak için sıraya girmişlerdir. Bazı isimlere, siyaseten icazet verilmemesine rağmen, yinede koltuk – makam ve güç hırsı mıdır nedir bilemiyorum, ısrarla da ben adayım diye  piyasada dolaşmaktadır. Konuk başkan, kendisini ziyarete gelen aday adaylarına, ne adayım, ne de aday değilim gibi kesin bir ifadede bulunmamaktadır. Acaba neden?  Yoksa başkaca bir beklentileri mi vardır? Bilemiyorum! Ben de bir gazeteci duyarlılığı ile ve özellikle de kamuoyunun beklentileri çerçevesinde, sadece soruyorum. Ne demişler; Soru soran beş dakika, soru sormayan Ömür boyu Aptal duruma düşebilir!

Konya Pancar Ekicileri kooperatifi ve Panko  Birlik başkanlığından istifa eden Recep Konuk, istifası hakkında, konunun perde arkasına tam olarak vukuf olamasak da  siyaseten bir baskı olduğu noktasında, şehirde ve özellikle de çiftçilerimiz arasında bir algı operasyonları mı yapılmaktadır? Siyaset bir kuruma neden müdahale etsin ki? Kanuni   kural ve nizamlara uygun olarak çalışmakta olan bir kuruma, kim ve kimler, dışarıdan neden müdahale etmeyi planlasın ki? Devletin ve siyaset kurumunun başkaca işleri yok mudur?  Yukarıda zikretmeye çalıştığım gibi Recep konuk başkan istifasını çok yoğun katılımla ve sanki bir parti başkanı edası ile açıkladığını da buradan tekrar tekrar hatırlatmak isterim? Ne demek istiyorsun diyen dostlarımız da tabii ki olacaktır? Sadece bir simülasyon yapmaya çalışıyorum! Sadece yüksek sesle düşünüyorum! Tabii ki bazı dostlarımız da bu yazdıklarımızdan dolayı alınacak, bizlere kırılacaktır! Bir gazetecinin ve iletişimcinin görevi, kamuoyunun aydınlanmasına vesile olmak değil midir? Ben de sadece görevimi yapmaya çalıştığım için dostlarımdan saygı beklemek hakkımdır diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanımız ve AK Parti Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 2019 seçimlerinin daha önceki seçimlere hiçbir şekilde benzemeyeceğini ve daha çok çalışılması gerektiğini,  50+1 alabilmek için daha fazla azim ve daha çok heyecan ile de çalışılması gerektiğini sürekli olarak vurgulamaktadır. AK Parti teşkilatlarında ki bir yorgunluktan kaynaklı sıkıntılarını her platformda da dile getirmektedir. Acaba neden? Bir parti başkanı teşkilatlar hakkında kamuoyunun önünde neden sıkıntılarını her daim dile getirir ki?

Son günlerde, siyaset kurumu iyiden iyiye ısınmaya başladı. Çok yakında bir siyasi partimiz daha hayata geçmek üzeredir. Kurulmakta olan bu yeni partinin sözcüleri,  Ankara’da bir genel merkez binasının kiralandığını, Kasım ayı içinde de parti levhasının takılacağını ve TBMM’de grup kurmak için diğer partilerde ki milletvekili arkadaşlarla da temasların devam etmekte olduğunu vurguladılar.  Başlıkta ki sorumuzu tekrar soralım; Şekerin tadı mı kaçıyor, yoksa Siyaset kumu iyiden iyiye ısınmaya mı başlamıştır? Bekleyip hep birlikte göreceğiz! Zaman her şeyin ve tüm sorunların  ilacıdır.  Bilemiyorum ve sadece soruyorum!

 

Share This:

Almanya Ne Yapmaya Çalışıyor?

100 yıllardır Almanya ve diğer Avrupa ülkelerini, dost ve müttefikimiz olarak tanımladık. Böyle yapmakla da yanlışlar mı yapmıştık? Bilemiyorum!  Ülke olarak da dost ve müttefiklik kurallarına uygun davranmak için ne gerekiyorsa yaptık. Acaba bu şekilde davranışlar sergilemekle de yanlışlar mı yaptık?  Ülke olarak sürekli olarak alttan aldıkça birileri de bunu ganimet bildi,  arsız ve- hadsiz taleplerini artırmaya ve dostluğa yakışmayan tavırlar ve girişimlerde bulunmaya devam ettiler. Ne zamandan beridir? Devlet ve millet olarak bir yerde gerçekten de yanlış yapıyorduk ve artık DUR demeliydik!  Çok da geçmişe gitmeye, tarihin tozlu sayfalarını karıştırmaya gerek yok; Bu süreç, Gezi olayları ile yeniden hız kazanmıştır. Ne oluyordu da Almanya içerideki taşeron dernek – vakıf ve daha bilemediğimiz bir o kadar ajan ve aktivistini bir bir piyasaya sürüyordu?  Önceki yıllarda, Tabii ki bizler konuyu anlayıp ve tedbirler alıncaya kadar,  Nasrettin hoca hikâyesinde olduğu gibi Yorgan gitti Kavga bitti, adamlar her daim malı götürüyorlardı.  Millet olarak; Gezi olaylarının birkaç ağaçtan olduğunu zannederken; 3. Köprü yapılmasın, 3. Havalimanı yapılmasın, Avrasya tüneli yapılmasın gibi akla ve hayale gelmeyecek türde ki taleplerle dolu maddelerle karşımıza çıktı, dost ve müttefik bildiklerimiz! Almanya bir şeyler yapmalı ve İmparatorluk geleneği olan ve küresel bir Güç olması için adımlar atmakta olan Türkiye’yi durdurmak için hamleler ve girişimlerde bulunuyordu.  Almanya ve diğer Avrupalı dost ve müttefiklerimizle(!) tüm bu yaşadıklarımız bunun habercisi, işaret fişekleri ve ayak sesleridir.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan; Almanya şu ana kadar,  kendi iç siyasi çekişmelerini,  sürekli olarak Türkiye ile ve diğer bazı Avrupa ülkelerini de yanına almak suretiyle bu sürece taşımıştır.  Vize konusu olmuş, AB sözünde durmamıştır. Aynı şekilde mültecilerle ilgili Türkiye’ye ödeme sözünde,  Almanya, vaadinde durdu mu, durmadı.   Almanya 25 – 30 gün sonra yapılacak seçim için Türkiye’yi ne kadar yıpratırsak o kadar oy alırız havasına girmiştir. Almanya’daki soydaşlarıma diyorum ki, sakın bir yanlışa düşüp de bunları desteklemeyin.  Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmayan siyasi partilere gerekli desteği verin. Almanya’da yaşayan tüm vatandaşlarımın onur mücadelesidir.  Orada asıl bu işi değiştirecek olanlar, 1 milyona yakın oy kullanacak olan Türk seçmeni var. Türk seçmenlerimize özellikle Türkiye’ye bu denli saldıranlara karşı sandıkta oy kullanırken gerekli dersi vermeleri gerekir diye düşünüyorum. AB üyesi ülkelerle kavga içerisinde olmadık. Ama bizim haysiyetimizle, onurumuzla biz hiçbir ülkeyi oynatmayız’  vurgularının, bir devlet başkanına yakışır bir şekilde ki, devletimizin ve milletimizin saygınlığını ve Onurunu korumak adına,  bu ifadelerin de çok dikkate değer olduğu kanaatindeyim.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Almanya’da ki seçimler için Türk vatandaşlarımıza yönelik,  Türkiye düşmanı olan partilere sakın oy vermeyin, desteklemeyin; sözlerinin akabinde, Alman dost ve müttefiklerimiz kendilerini kaybetti, ne söylediklerinin de farkına varamadı ve argo ifadesi ile resmen şaşırdılar!  Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel; “Türkiye’ye çok fazla sabır gösterdik ki bazen bunu yapmak hiç kolay olmadı. Dışişleri Bakanlığı’nın bir uyarı yaparak Alman vatandaşlarının Türkiye’ye gitmemesini ve dikkatli olmalarını ve Türkiye’ye giden herkes için risk olduğunu.. . Türkiye politikamıza yeni bir yön vermemiz gerekiyor. İlişkilere böyle devam edemeyiz. Ankara’daki sorumluların politikaları sonuçsuz kalmayacak” ifadelerini kullandı. Gabriel, yaptığı açıklamada dikkat çektiği noktaların Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından da onaylandığını dile getirdi.  SPD (Sosyal Demokrat Parti) lideri Martin Schulz ne demeli! İyiden iyiye saçmalaya başladılar. Schulz bir tweet atıyor ve diyor ki; ‘Erdoğan ölçüyü tamamen kaçırdı. Schulz ayrıca, Özgür ve demokratik Türkiye için mücadele edenlerin daha da çok yanında olacağız‘  ifadelerini de kullandı.

Alman Dışişleri Bakanı diyor ki; ‘Ankara’daki sorumluların politikaları sonuçsuz kalmayacak’ ne demek istiyor olabilir ki?  Bir parti başkanı olan Schulz’a ne demeli;  Erdoğan ölçüyü tamamen kaçırdı. Özgür ve demokratik Türkiye için mücadele edenlerin daha da çok yanında olacağız‘ diyor!  Kime el sallıyorlar ki? Türkiye bizim haberimiz olmadan Almanya’nın bir eyaleti midir? Böyle mi görmek istiyorlar ki? Karşılarında İmparatorluk geleneği olan bir Devlet ve Milletin varlığından bihaber olabilirler mi? Mümkün olabilir mi! Hiç zannetmiyorum! Korkularından ve sonlarını gördüklerinden dolayı da ne yapacaklarını şaşırmışlardır! Özgür ve demokratik Türkiye için mücadele(!)  diye tanımladıkları, bizim devlet ve millet olarak, PKK, PYD, YPG, DAEŞ vb. terör örgütlerini,  yıllardır her türlü şekilde zaten desteklemiyor musunuz ki? Bu açıklamalarınız  sadece malumun ilanı değil midir? Dost ve müttefik olarak, hem de! Almanya ve diğer tüm Avrupalı dost ve müttefiklerimize(!), Tekrar tekrar hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum! Devleti,  Milleti ve tüm farklılıklarımızla; Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında ve son olarak da 15 Temmuz,  başarısız ve akametle sonuçlanan,  hain darbe,  işgal ve küresel siteme,  taşeronlar maharetiyle de, bu devleti ve milleti teslim akabinde ki Yenikapı ruhunda olduğu gibi,  BİR – BERABER – İRİ – DİRİ – KARDEŞ ve hep birlikte daha Güçlü ve Yeni TÜRKİYE olmamız tabii ki rahatsız edecektir.

Share This:

Dernekler; Birilerinin, Geçim Kaynağı mıdır?

Ülkemizde, basın vasıtası ve dost meclislerinde ki sohbet ortamlarında,  neredeyse her gün bir dernek kurulduğu haberini duyar olduk. Bu kadar dernek ne gibi işler yapmaktadır? Gerçekten de bu kadar derneğe bir ihtiyaç var mıdır? Kurulan dernekler kuruluş amaçları çerçevesinde mi çalışmaktadır? Devlet olarak kurulan dernekleri denetleme noktasında eksikliklerimiz var mıdır? Derneklerin, denetim işleri sadece devletin işi midir? Derneklerin tüzüklerinde yazmakta ola, denetleme ve disiplin kuruları ne gibi işler yapmaktadır?  Bazı kurulan dernekler başkaca işler de yapıyor mudur? Dernek ve vakıflar konusunda daha nice benzer sorular ve sorular… Bu sorularımızdan, tabii ki rahatsızlık duyan dostlarımız da olacaktır. Ne yapalım? Yanlışlarımızı da mı yazmayalım? Eleştiri olmasın mı, diyorsunuz? Eleştiri olmadan nasıl gelişebileceğiz? Hz. Peygamber bir iş yapacağı zaman, Sahabeler tarafından,  Ey Allah’ı resulü bu yapacağımız işin yapılma şekli, Allah’tan vahiy midir, yoksa bireysel görüşünüz müdür, diye soran, sorgulayan bir peygamberin ümmeti değil miydik?  Biz nerede duruyoruz o zaman? İman ehli olarak, durduğumuz yeri tekrar bir sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum.

Dernek; Kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelen bireylerin meydana getirdiği topluluklardır. Dernekler, kuruluş amaçlarına uygun olarak çeşitli adlarla nitelenir; Sosyal yardım dernekleri, tarım dernekleri, esnaf dernekleri, spor dernek ve kulüpleri, serbest meslek dernekleri, din dernekleri, kültür dernekleri, bilimsel dernekler, İŞ ADAMLARI dernekleri gibi..    Siyasî partiler ve sendikalar bu kapsamın dışında tutulmuştur. Bazı dernekler de kamuya yararlı olarak nitelenir. Bir derneğin kamuya yararlı sayılarak bazı vergi kolaylıklarından yararlanabilmesi için Bakanlar Kurulu izni ve kararı gerekir.  Derneklerin Kuruluşu;  Bir amaç çerçevesinde birleşen en az 7 kişi tarafından kurulabilir. On sekiz yaşını bitiren ve medenî haklardan yoksun olmayan her birey dernek kurabilir ve derneklere de üye olabilir. Dernekler, tüzüklerini kurulduğu yerin en büyük mülki âmirine bildirerek tüzel kişilik kazanır. Uluslararası faaliyette bulunmak veya uluslararası derneklere katılmak ve şube açmak için İçişleri Bakanlığı’nın izni gereklidir. Dernek adlarında;  Türk, Türkiye, Cumhuriyet, Atatürk kelimeleriyle, bu kelimelerin başına ve sonuna getirilen eklerle yapılmış kelimeler ancak Bakanlar Kurulu kararıyla kullanılabilir.

Sivil Toplum; İnsanların fert olarak yapamadıklarını beraber yapmasıdır. Yani birlikteliği, gönüllülüğü, paylaşmayı,  dayanışmayı ve sinerjiyi temsil eder. 21. yüzyılda önemli bir kavram olan sivil toplum, buralara gönül verenlerin de etkili ve yetkili konumda bulunanların tecrübelerinden yararlandığı ve geliştiği yerlerdir. Meslek odaları, iş adamları dernekleri, vakıflar ve hem şehri dernekleri sivil toplumları kuruluşlarını oluşturur. Bir ülke de demokrasinin ve ekonominin gelişmesinde sivil toplumun kuruluşlarının etkisi olduğu kadar, aktif vatandaşlık anlayışını da getirir. Sivil toplum, demokratik bir toplum oluşumunda, devlet – toplum, devlet – birey ilişkilerinin demokratik bir şekilde düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. 150 bine yakın STK’nın bulunduğu ülkemizde, 80 bin tanesini STK’lar, 60 bini hem şehri dernekleri, 5 bini meslek odaları, 3 bin kadarını da vakıflar oluşturuyor. Türkiye’de günden güne sayısı artan STK’ların kuruluş anaçları çerçevesinde etkili oldukları da tabii ki söyleyemeyiz. Sivil toplum,  dostluk ve arkadaşlıkların kurulduğu, acıların ve sevinçlerin paylaşıldığı ve kuruluş amaçlarının fiiliyata geçtiği toplum adına ortak yerlerdir. Üye bireylerin aktifliği sağlar, birey olarak da içe dönük yaşantımızı dışsallaşmasına vesile olur. Gelişmemiş veya az gelişmiş ülkelerde her ne kadar boşa harcanan zaman olarak görülse de STK’lar, Bireyin boş vakitlerini verimli ve yararlı bir şekilde geçirmesini sağlar ve topluma yararlı bireyler kazandırır. Güven ilişkisine dayanan sivil toplumlar, maddi – manevi menfaat gibi kavramlara da yer yoktur.

Son günlerde, ehlince malum, Türkiye genelinde de yapılanması olan, güçlü ve etkili bir iş adamları derneğimizin, genel merkezinde ki, genel başkan ve yönetimi ile ilgili, dedikodu noktasını geçen, denetleme ve disiplin kurullarınca da tespit edilen, hukuki süreçleri başlatılmış ve resmi evraklara kadar dökülen, zimmet ile ilgili bazı duyumlarımız çerçevesinde, dernekler hakkında birkaç kelam etmek istiyorum.  Hem Allah,  hem peygamber, hem namaz – niyaz diyeceğiz, hem de ammeye hizmet için kurulan bu dernekleri, özellikle bazı kişilerin arka bahçesi, geçim kaynak yerleri yapacağız, öyle mi? Eyvahlar olsun bizlere! Hem de binlerce defa! Dernekler kurucular kurulu tarafından ilânihaye yönetilmek zorunda mıdır? Hani dernekler kuruluş amaçları çerçevesinde, üye ve bireylerin sadece gelişmesine katkılar sağlamak amacı ile kurulmuştu? Dernekler almış oldukları bu gücü, sadece başkan ve üç beş kişinin geçim kaynak merkezleri midir? Bu derneklerde yıllardır yönetim ve diğer kademelerinde çalışanlar olarak bir yanlış karşısında hani susan şeytan olmayacaktık? Hani bir yanlışı, elimizle, dilimizle ve imanın en zayıf halkası olan Buğz halimizle eleştirecek, karşısına dik bir şekilde duracak ve beyan edecektik? Ne oldu bize? Birey ve millet olarak neler oldu bizlere?  Hani ammeye el uzatmayacaktık! Ne zaman yanlışa, yanlış diyebileceğiz? Şimdi değil de ne zaman? Bu gün değil de ne zaman o zaman! Devletten mi beklemeliyiz her şeyi? Bulunduğun yerde, dernekte, vakıfta ki gördüğün bir yanlışı devlete bildirmez isen devlet neler yapabilir ki? Devlet her şeye nasıl yetişebilecek ki? Hani dernekler bireyin gelişmesine katkı sağlaması gerekirdi? Yoksa Dernekler, başkan ve birilerinin sultası altında, üye bireylerin gelişmesi ve sosyalleşmesini de öldürüyor mudur? Bilemiyorum! Sadece soruyorum…

 

 

Share This:

Bu Bir Nöbet Değişimidir!

AK Parti teşkilatlarında, çok uzun zamandan beridir, bir değişimin olması konuşulmaktadır. Bu değişim bir tasfiye hareketi midir? Yoksa bir nöbet değişimi şeklinde mi olacaktır? Yılardır bu teşkilata dava şuuru ile hizmet etmiş bireyleri bu şekilde yıpratmanın da ne bu davaya, ne de bir kimseye faydası olacaktır. Dünya yeniden bir paylaşım ve dizayn dönemindedir. Ülkemiz ve bölgemiz de bu dizayn ve yeniden şekillenmeden payına düşeni alacaktır. Önemli olan devlet ve millet olarak bu hengamede bir ve beraber olabilmektir. Tüm farklılıklarımızla saflarımızı da sıkılaştırabilmektir.  Küresel sistemin isteği ve ümidi olan parçalanmalara fırsat vermemektir. Devleti, milleti ve tüm farklılıklarımıza, saflarımız ne kadar sıkı olursa küresel sistemin yapmış olduğu tüm plan ve hesapları da akamete uğrayacaktır. Aksi halde devlet ve millet olarak kaybederiz. Bölge devletleri ve halkları olarak da kaybederiz.   Allah korusun! 100 yıllardır olduğu gibi hedefleri ve idealleri olmayan bir devlet ve millet oluruz.  İçeride birbirimizle uğraşmaktan küresel sistemin ülkemiz ve bölgemiz üzerinde ki bu hesapları ve oyunlarını göremeyiz, çözümler üretemeyiz,  stratejiler geliştiremeyiz, pro-aktif de olamayız. Devlet ve millet olarak artık bölgemizde ki operasyonlar için reaktif durudan pro-aktif konuma acilen ve ivedilikle geçmeliyiz.  Devlet ve millet olarak yapılmakta olan tüm bu çalışmalar, hazırlıklar, pro-aktif konuma geçebilmenin hazırlıkları ve habercisidir.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti’nin 16’ncı kuruluş yıl dönümü etkinliğinde; “AK Parti teşkilatları ve belediyelerde ki yorulan tüm arkadaşlarımızla yapılacak olan bir nöbet değişimidir, bu bir tasfiye harekâtı değildir.  Teşkilatlarımızdaki değişim ihtiyacını dile getirmemizin sebebi 2019 seçimleridir. FETÖ başta olmak üzere terör ile iltisaklı olan kişileri parti teşkilatlarımızdan uzak tutmalıyız. Artık tüm hesaplarımızı yüzde 50 üzerinde yapmak zorundayız. Madem başarının çıtası değişti bizim de bu değişimi hayata geçirmemiz lazım. Her kongrede teşkilatlarımızı bunların altındaki kurullarımızı belli oranlarda değiştirmek sureti ile yola devam ettik. Ancak bu kez çok köklü bir değişime ihtiyacımız var.  AK Parti milletimiz ile birlikte tarih yazıyor. Partimizin ismi olan Adalet ve Kalkınma yolumuzu aydınlatıyor. Kimsenin vagonu olmadan daima adaletin lokomotifliğini sürdüreceğiz.  14 Ağustos 2001 yılında çıktığımız yolda bugün 16. yılımızı geride bıraktık. AK Parti teşkilatlarında yer almış kurucularımıza, bakanlarımıza milletvekillerimize, belediye başkanlarımıza ile genel meclis üyelerimize mahalle ve köy temsilcilerimize ve ifade edemediğim tüm dava kardeşlerimize şükranlarımı sunuyorum. AK Parti davası Türkiye’nin davasıdır. Rabbime bana böyle dava arkadaşları nasip ettiği için ne kadar şükretsem azdır.  AK Parti davası binlerce yıllık davaya dayanıyor. AK Parti gece gündüz çalışan bir partidir. Eğitimde sağlıkta adalette emniyette enerjide toplu konutta hayata geçirdiğimiz hizmetlerle milletimizin gönlünü kazandık. Küresel rekabette iddialı bir hale geliyoruz.  Tüm gücümüzü 2023, 2053 ve 2071 hedeflerine yoğunlaştıracağız. 26 Ağustos’ta Malazgirt’teyiz. Bundan sonra her 26 Ağustos’ta Malazgirt’te olmak sureti ile 2071’in tohumlarını atacağız. Milletimizden aldığımız destekle bu gücün altından kalkma gücüne sahibiz, yeter ki nerede olduğumuzu unutmayalım. Son 4 yılda iyice yoğunlaşan terör saldırılarına rağmen tarihi bir mücadele veriyoruz. Bu mücadeleden hep birlikte galip çıkacağımıza inanıyorum. Hiç kimse kerameti kendinde görmesin. Başarılarımızın ardında milletimiz ile kurduğumuz başarılı bir ilişki var.  Kardeşlerim 14 Ağustos 2001 yılında AK Parti’yi kurarken bir daha bu günlere dönmemek için çıtayı yükseltiyor tek başına iktidar bize yetmez diyor ve yüzde 50 diyoruz. Tam 16 yıl önce hedefi böyle belirledik’’ ifadelerinde ki vurguların çok manidar olduğunu da düşünüyorum.

AK Parti ismi özdeşleşen, müsemma olan,  Adalet ve Kalkınma projeleri ve programlarına, 2001 yılında ki kurulduğu tarih ve iktidar olduğu günden itibaren ehemmiyet ve ağırlık vermiştir. Yapmış olduğu bu kalkınma projeleri ile vatandaşlarımızın gönüllerine girmiş ve gönlünde de taht kurmuştur. AK Partinin bu gönüllerde ki yerini koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için bu gün bazı adımları atması da gerekmektedir. Neler midir bunlar? Ne gibi adımlar mı atması gerekiyor? Yapmadığı takdirde neler mi olur? Ne gibi sorunlar bizleri beklemektedir?  Yarın bu adımlar için çok geç olabilir! O zaman da Eyvah deriz! AK Parti teşkilatlarında ki AKP’liler, kriptolar ve sadece para, sadece makam, sadece mevki, sadece ihale, sadece rant ve sadece komisyon elde edebilmek, dünyalıklarını arttırabilmek için buralarda bulunanlar ve gelenler acil ve ivedi bir şekilde tespit edilmeli ve teşkilatlardan da uzaklaştırılmalıdır. Neden bu nöbet değişimi yapılmalıdır? Neden böyle bir girişimde bulunulmalıdır? 2019 seçimlerinde ki büyük hedefler için! Devlet ve millet olarak,  2023, 2053 ve 2071 hedeflerine ulaşabilmek için!  Yeniden Büyük Türkiye’yi kurabilmek için! Dünya ölçeğinde ve bölgesinde, özellikle de mazlum milletlerin umudu adına bir hedefi, bir duruşu ve bir iddiası olabilmesi için!  Bölgemizde ki vekâlet – vesayet savaşlarına karşı, devleti ve milleti ile birlikte daha güçlü bir şekilde bir ve beraber olabilmek için! Küresel sistemin ülkemiz sınırlarına halen askeri ve mühimmat olarak yığınak yapmaya devam ettiği bir dönemde daha fazla uyanık, daha fazla pro-aktif ve daha fazla da dikkatli olabilmek için! Aksi halde, Devlet ve Milet olarak,  100 yıllardır olduğu gibi birilerine VAGON olmaya devam ederiz!

 

Share This:

Hayvancılık Merkez Birliğine Konyalı Aday

Dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de tarım ve hayvancılık sektörü, insanlığın ihtiyaçları ve kalkınmak için stratejik bir öneme sahiptir. Anadolu diyarı ve insanlarımız,  1800 yıllardan itibaren, istiklal ve istikbal mücadelelerine maruz kalması sebebiyle uzun yıllar hep varlık ve yokluk mücadelesi vermiştir. Anadolu insanı, savaşlarla, darbelerle planlı bir şekilde oyalanırken, Avrupa sanayide olduğu gibi tarım ve hayvancılıkta da mesafeler almıştır. 2002 yılından sonra ki AK Parti hükumetlerinin başarılı çalışmaları ve reform hareketleri her alanda olduğu gibi tarım ve hayvancılık sektöründe de etkileri görülmüştür. Eksiklikleri ile birlikte tarım ve hayvancılık sektöründe ki yapılan tüm çalışmalar için emeği geçen tüm yetkililere buradan teşekkürlerimi sunarım. Avrupa’nın 1800’lü yıllarda başlatmış olduğu hayvan ıslahı projeleri, ülkemizde ise konuyla ilgili kurumların faaliyete geçmesi ile birlikte ancak 1990 yıllarda devreye konulabilmiştir. Yapılanlar geç de olsa bir başarıdır. Islah çalışmaları her alanda olduğu gibi tarım ve hayvancılık alanında da çok önemlidir. Başarılı ıslah çalışmaları sayesinde birim alandan daha fazla verim alınır noktaya ve hayvanlarımızdan daha fazla et ve süt temin edilmesini sağlamıştır.

Konya Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği (DSYB) yönetim kurulu başkanı Edip Yıldız, geçtiğimiz günlerde Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği (TDSYMB) Genel Başkanlığına adaylığını açıkladı ve ülke genelinde ki delege ziyaret programları ve çalışmalarına da başlamıştır. TDSYMB ülkemizin hayvancılık sektöründe en köklü ve en güçlü sivil toplum kuruluşlarından biri olarak bilinmektedir. 81 ilde 163 şube yapısı ve 1200 teknik personeliyle sahada aktif bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir. Üye sayısıyla hayvancılık sektörünü en güçlü şekilde temsil eden ülkemizin en önemli kurumlarından biridir.

Damızlık Yetiştiricileri Merkez Birliğine, hayvancılığın başkenti olan Konya’dan bir adayın çıkması bizleri oldukça memnun etmiştir. Şehrimizden ulusal ya da uluslararası arenada sektörde ki söz sahibi olacak birisinin olması, sektörü ve sektörde ki tüm oyuncuları da heyecanlandırmaktadır. Konya protokolü, bürokratları, milletvekilleri, tüm sivil toplum kuruluşları ile de bu öz güvenli adayı desteklememiz gerektiğini düşünüyorum. Edip Yıldız, 20 yıldan fazladır Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı teşkilatlarında görev almış ve son 6 yıldan beridir de sektörün öncü sivil toplum kuruluşlarında yönetim kurulu başkanlığını yapmaktadır. Dolayısı ile sektörü ve sektörün sorunlarını çok iyi bilen ve çözüm yolları için de projeler geliştirebilen bir isimdir; Edip Yıldız.

Konya’daki Durum Nedir?  Ülkemiz büyükbaş hayvancılığında önemli sorumluluklar alan Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birlikleri 1995 yılında kurulmuştur. Sektördeki eksiklikler hızlı bir şekilde ki çalışmalar sonucunda giderilmeye başlanmıştır. Bu kurumlar ve birliklerimiz sayesinde 2000 yılında ortalama bir büyükbaş hayvandan alınan süt verimi yılda 3000 kg civarındayken, günümüzde ortalama 7500–8000 kg bulmuştur.

Hayvancılık ve damızlık sektörüne Konya özelinde kabaca bir baktığımızda;  Yüz ölçümü bakımından 60 ülkeden büyük ve sektör açısından birçok avantajlara sahip olsa da tarım ve hayvancılık sektöründe hizmet etmek oldukça zordur. Konya, ülke genelinde 2011 yılına kadar hayvan sayısı, hizmet verilen üye yetiştirici ve üretilen süt bakımından 3. sıralarda yer alırken, 2011 yılı sonrası yapışan çalışmaların olumlu katkıları ile 2013 yılından bu yana ülke genelinde hep lider konumunda olmuştur.  2011 yılı Mayıs ayında görevi devralan Edip Yıldız, Konya artık “Hayvancılığın Başkenti” olacak ifadesi gerçeğe dönüşmüştür. Yıllık 1 milyon 59 bin ton süt üretimi, bölgemizde ki başarılı çalışmalar sonucunda büyükbaş hayvan sayımız da artarak 1 milyon baş sayısına ulaşmıştır.

Birlik cefakar ve emektar yetiştiricilerimizin üretmiş olduğu sütü değerinde pazarlanması için 2012 yılında üreticinin sütünü toplamak suretiyle de günde 700 ton sütün satışına aracılık yapmaktadır. Konya ülke genelinde süt fiyatlarında hem belirleyici,  hem de fiyatların düşmesine de vesile olmuştur. Birlik, bu projeyi bir süt işleme tesisi ile taçlandırmayı, inşaatı tamamlanan tesis yakın bir tarihte üretime başlayacaktır.

Konya’nın Sektörde ki Başarısı Ülke Geneline Taşınacak;  Sektöre birçok yenilik kazandıran ve hizmet eden Edip Yıldız, bu başarısını ülke geneline de yayabilmek amacıyla, 17 Ağustos 2017 tarihinde yapılacak olan, hayvancılık politikalarının oluşturulmasında önemli rol oynayan Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği Genel Başkanlığına adaylığını açıklamıştır. Ülke genelinde hayvancılıkta önemli çalışmalar ve politikalar üreten ve üretecek olan bir kurumun başında Konyalı bir ismin olması şüphesiz sektörün geleceği için sektördeki tüm oyuncuları da heyecanlandırmaktadır. Edip Yıldız ve ekibine buradan başarılar dilerim. Büyük bir ideal ve hedefler çerçevesinde, bir araya gelen insanlar için  sürekli olarak aklıma gelen ve dilimin ucunda da sürekli olarak tekrarladığım bir söz; Bir araya gelmek, bir başlangıçtır. Bir arada bulunmak, bir gelişmedir. Beraber çalışabilmek ise başarıdır. Ben de bu birliktelik ve çalışmaya da BAŞARILAR dilerim.

Share This:

Değişim olmadan, Tabii ki Olmaz!

15 Temmuz 2016 hain darbe,  işgal ve küresel sisteme de bu devleti teslim girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının akabinde,  bir daha böyle bir hain girişimle karşılaşmamak adına, bu devletin yeniden yapılanmasının da bir fırsat olduğunu sürekli olarak vurgulamaya çalışıyorum.  Yapılanma tabii ki devlet kademesi ile birlikte tüm belediyeler ve teşkilatlarda da olması kaçınılmazdır. 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişiminin içinde bulunan tüm yapıların tortuları, kalıntıları aynen devlet kademelerinde, belediyeler ve teşkilatlarda da devam etmektedir. Hain yapının kripto elemanları birbirlerini korumaya ve kollamaya da devam ettiklerini…

15 Temmuz 2016 tarihinin bu devletin yeniden yapılanması için bir milat ve fırsat olduğunu da ifade etmeye çalışıyoruz.  Devlet kademesin tamamında Yeniden yapılanma olmaz ise ne mi olur? Daha sonra ki zamanlarda nelerle mi karşı karşıya kalabiliriz?  93 yıllık Cumhuriyet tarihinde, devlet ve millet olarak yaşamış olduğumuz tüm darbeler ve tüm muhtıralar aynen devam eder ve bizler de millet  olarak  sadece seyirci kalır ve yıpranırız. Dünya ile rekabet edemeyiz! Kalkınma hamlelerimiz hep akamete uğrar! Dünya ve bölgesinde de iddiası olan bir devlet ve millet olamayız! Bunlar mı olmalı? Tabii ki Hayır! Yoksa devlet kademesi ve tüm teşkilatlarda bir değişim ve dönüşüm hamlesi yapmalı mıyız? Nasıl olsa böyle gelmiş böyle mi gider? Bu ülkede hiçbir birey, mezkur böyle çapta ki büyük bir değişim ve dönüşüm için de risk alamaz, noktasında mıyız? Ya değişim ve dönüşüm için Devlet ve Millet olarak RİSKLER alırız, ya da 100 yıllardır devam eden inkıtalar aynen tekrarlanır durur!

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, genel başkanı olduğu tarihten itibaren, devlet yönetimi, belediyeler ve teşkilatlarda ki yol arkadaşlarından yorulan ve metal yorgunluğa duçar olanları sürekli olarak uyarmaktadır. Yorulan, yıpranan ve bu davaya da zarar veren arkadaşlarımızla bir nöbet değişimi mutlaka yapmalıyız. Neden bu konulardan sıkıntılar duymaktadır ki?  Bir Devlet başkanı yapılan hizmetlerin yanında, vatandaşlarımızın gönlüne girememekten kaynaklı rahatsızlıklarını neden dile getirmektedir ki?  15 Temmuz hain darbe ve işgal girişiminin tam göbeğinde bulunan özellikle de terörün finansman kesimi olan iş dünyasına yönelik bir koruma ve kollama çabaları devam mı etmektedir? Kim ve kimler bu işin içinde olabilirler? Nasıl olabilir ki? Birileri bu durumdan nemalanmaya ve gününü gün etmeye çalışıyor olabilirler mi ki? Yarın devlet diye bir kurum kalmaz ise bu nemalarınızı nerelerde ve nasıl yiyebileceksiniz ki? Libya, Irak, Yemen ve diğerleri bu kişilere bir şeyler hatırlatmıyor olabilir mi ki? Yoksa Millet olarak yaşadığımız büyük bir belayı herhalde tam ve net olarak idrak edemedik? O zaman Eyvah olsun bizlere! Eyvahlar  olsun!

Bu devletin varlığı, vatanın bütünlüğü ve milletin birliği için bu toprağa düşen tüm şehitlerimiz ve 15 Temmuz hain gecede ki 250 şehit ve yakınlarının ahı bizlere de dokunmaz mı? Yarın huzuru mahşer de yakamızdan yapışmazlar mı ki? Öyle mi zannediyoruz ki? Hesap kitap yok öyle mi? Yok, öyle yağma! Sen bu gün için, üç kuruş menfaatin için vatanını,  devletini ve milletini SAT, BEDELİ de olmasın öyle mi? Yok öyle yağma hasanın böreği! Üç kuruş çıkarını,  devletinin ve milletinin üstünde ve önünde tutanlar, ne devlette, ne belediyelerde, ne de teşkilatlarda görev almalıdır. Parti teşkilatları da bu tip kimselerden, mutlaka ve mutlaka,  acilen ve ivedilikle de arındırılmalıdır. Aksi halde bu tip bireyler daha önceleri yaşadığımız tecrübelerle sabit olduğu gibi bu vatanı, bu devleti ve bu milleti de üç kuruş çıkarları, menfaatleri ve dünyalıkları için de satabilirler! Bunların olmaması için tabii ki tedbirler, önlemler almalıyız! Tabii ki devlet kademesinde, belediyelerde ve tüm teşkilatlarda bir değişim ve dönüşümü de yapmak zorundayız; Gücü, makamı ve üç kuruş menfaatlerini, terk etmek istemeyenlere rağmen!

Share This:

Gönüllere Girmek mi?

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan,  2019 seçimlerine vurgu yaparak, bölgemizdeki vekâlet ve paylaşım savaşlarının olduğu bir dönemde,   AK Parti teşkilatlarındaki bir yorgunluk ve metal yorgunluğundan şikâyetlerini sürekli olarak dile getirmektedir. Paylaşım savaşlarının olduğu bir dönemde yol arkadaşlarının önemine vurgu mu yapmaktadır? Sayın Cumhurbaşkanı neden bu kadar rahatsız olabilir ki? Bölgemizin yeniden 100 yıl önce olduğu gibi parça parça olmaması için olabilir mi? Teşkilatlar bu savaşların ve serzenişlerin farkında değiller mi? Teşkilatlar da böyle gelmiş ve böyle gider mantığında mıdır? Sayın Cumhurbaşkanı böyle gelmiş ve böyle de gidecek noktasında bulunan teşkilatlardan rahatsızlığını mı bizlere neden hatırlatmaktadır? Değişimin gerek şart olduğunu vurgulamaktadır. Teşkilatlar 2019 seçimlerinin çok zor olacağını halen idrak edememiş olabilirler mi? Teşkilatlar mazlum milletlerin umudu olan bu milletin ve liderinin idrakinde mi değiller ki? Bilemiyorum! Anlayamıyorum!

AK Parti Genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan,  ‘’Asıl imtihanımız 2019 Kasımında yapılacak seçimler olacaktır. Teşkilatlarımızın bir kısmında metal yorgunluğu emareleri gördüğümü çeşitli defalar dile getirdim. Teşkilatlarımızda kapsamlı değişim yapmak zorundayız. Genel başkan olarak bu konuda kararlıyım. Milletimizin bizden beklentilerini karşılayabilecek donanıma sahip arkadaşlarımızla yolumuza devam ediyoruz. Koltuklara getireceğimiz arkadaşların isimleri değil, o isimlerin acaba, halkla iletişimi nasıl; Asıl olan budur. Devleti biz yönetiyoruz, hükümetimiz ben de Cumhurbaşkanı olarak bir gayretin içindeyiz ancak, istediğimiz kadar yollar yapalım, havalimanları yapalım, enerjide rekorlar kıralım, bütün bunlar eğitimde, sağlıkta bu yatırımları Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidar yapmadı, peki yeterli mi? Hayır!  Bunların hepsi gerekli ama yeterli olan milletimizin gönüllerini kazanmaktır. AK Partililer olarak sapasağlam durmamız gerekiyor. Bencillik batağında çırpınan defolu kişilerle böyle zorlu bir mücadeleyi yürütemeyiz. Teşkilatımızda başlatacağımız değişimi sıkı tutmak durumundayız. Hiçbir kardeşimizi de ‘sen kenarda dur’ diyemeyiz. Çalışacak kim olursa olsun hepsine kapımızı açacağız. Bu kapı şu anda görev mahallinde olanlara ait kusura bakmayın bir kapı değildir. Kapımız hep açık olacak, çünkü bu kapı gönül kapısıdır. Gönül kapısı gönül koymaya gelmez…  AK Parti kadrolarında görev alacakların şu bakanın, bu grubun değil davanın adamı olması şarttır. Davası olmayan, milletimizin tamamını kucaklamayan hiç kimse AK Parti’de yöneticilik yapamaz. 15–25 yılın öncesinin siyaset baronların tarzıyla AK Parti’de etkinlik kurmaya çalışan herkes karşısında bu kardeşinizi bulur’ ifadelerinin mazlum ve mağdur milletlerin umudu olan yeni Türkiye’nin inşası yolunda ki bir işaret fişekleri olduğunu da düşünüyorum. Ya Yeni Türkiye’yi hep birlikte kurarız, ya da bölgesinde ve Dünya ölçeğinde iddiası olmayan, sıradan bir devlet ve millet olarak kalmaya devam ederiz. Hangisi? Tercih de karar da bu milletindir! Tüm bu kaygılar ve dertler bunu içindir! Var olabilmek içindir! Yol olmamak içindir! İddiası olan bir devlet olabilmek içindir! Başkaca ne olabilir ki?

Sayın Cumhurbaşkanımız, hizmetlerin yapılmasının gerek şart olduğunu fakat olması gerekenin de asıl bu milletin gönlüne girebilmeyi de her daim vurgulamaktadır. Gönüllere girmek ne demektir? Gönüllere nasıl girilebilir ki? Teşkilatlar gönüllere girmekten ne anlıyor olabilirler ki? Sayın Cumhurbaşkanımız,  Türkiye’nin her bir bölgesinde ki, bir hastayı,  bir yolda kalmışı, bir gönlü kırıp vatandaşımızı sürekli olarak arayıp, halini hatırını sorar ve dualarını neden talep eder ki? Yıllardan beri randevu alınamayan başkan ve teşkilat yöneticilerine ne demek istiyor olabilirler ki? Ulaşılamayan,  erişilemeyen bir başkanlar ve teşkilatlarla nereye ve hangi hedefe varabilirsiniz ki? Vatandaşı bir kenara bırakın, böyle bir şey mümkün değil ve olamaz da,  şehirlerdeki büyük iş adamları dahi randevu alamazken, hangi gönle girmekten bahsedebiliriz ki? Vatandaşlarla iletişim kurmaktan korkan ve kaçan bir teşkilat ve başkanlarla hangi yeni Türkiye’yi kurabilirsiniz ki? Bölgemizde devam eden vekâlet ve paylaşım savaşlarının idrak edememiş, sadece ve sadece günlük komisyon, arsa,  ihale, makam – mevki ataması ve rantın peşindeki bir başkanlar ve teşkilatlarla hangi Yeni Türkiye’yi konuşabilir ve anlatabilirsiniz ki? Değişim olamadan bazı şeylerin olmasını beklemek ham hayal olur. Değişim için her bir birey ve vatandaş olarak da üzerimize düşen görevlerin idrakinde olmalıyız; Yeni Türkiye için… Mazlum Milletler Umudu için… 100yıl önce olduğu gibi parça parça olmamak için… BİR – BERABER – İRİ – DİRİ – KARDEŞ ve Hep Birlikte de TÜKİYE olabilmek için… Devlet ve Millet olarak; Başkaca bir yol ve tercihimiz de yoktur, şeklinde düşünüyorum.

Share This:

Kişi; Dostunun Dini Üzeredir!

Geçtiğimiz günlerde  ‘Yol ve Yol arkadaşlığının’  önemine binaen bir yazı kaleme almıştım.  Bizim kültürümüzde,  yol ve yol arkadaşlığı gerçekten de çok mühimdir. Yol ve yol arkadaşlığı; Belirli bir ideal için, bir hedef için, bir dava için ve belirli bir makamda, bu devlete ve millete hizmet edebilmek, hayırlı – kalıcı hizmetlerde bulunabilmek için de çok manidardır. Yol ve yolculuk aslında her bir birey ve mümin için de çok özeldir. Bizim inancımıza göre, hedefi olmayan bir yol ve yolculuğun ne anlamı olabilir ki?  Sadece yollar boş kalmamış olur! Sadece yolları meşgul etmiş olursunuz! Bu yolları, devletine ve milletine hizmet etmeyi düşünen bireyler için sadece engel olabilirsiniz! Devletin ve milletin sadece zamanını, kaynaklarını ve enerjisini de heba etmiş olursunuz! Dünya sadece ve sadece oyun – oynaştan da ibaret de olmasa gerekir, diye düşünüyorum. Yol ve yol arkadaşlığının önemine binaen, konuya duyarlı dostlarımızdan, arayan ve mesaj atanlara da buradan teşekkürlerimi sunarım.

Yine geçtiğimiz günlerde, şehrimizde bulunan bir devlet üniversitemizle ilgili olarak, yüksek lisans ve doktora başvurularının,  neden internet üzerinden yapılıp yapılamadığı ile de bir yazı kaleme almıştım? Yetkililerden mezkûr sorunun neden bu boyutlarda olduğu ve çözümü hakkında bir açıklama beklerken, işitmediğimiz hakaret neredeyse kalmadı! Bir anlam da verememiştim, aslında! Ben ne yapmıştım ki? Nelerle karşılaşıyordum ki? Mezunu olduğum ve dünya üniversitesi olması gereken bir eğitim kurumunda ki kendi yaşamış olduğum bir sorunu sadece sosyal medya üzerinden paylaşım yapmıştım. Konunun muhatapları olduğunu iddia edilen; rektör danışmanı, akademisyen, idareci, yönetici, doçent ve profesörlerden oluşan bir grup tarafından, akla, izana, insanlığa, bir eğitimciye, bir akademisyene, bir doçent ve bir profesöre yakışmayacak türde ki ‘’haraç istediğimize, alçak olduğumuza ve de kuyruk acımızdan kaynaklı’’  olarak bu sorunu dile getirdiğimize, yazdığımıza kadar varan ifadelerle karşı karşıya kaldık. Allah’ım! Neydi günahım! Ben nerde yanlış yapmıştım ki! Sadece mesleğimiz gereği, yaşamış olduğumuz bir sorunu kaleme almıştım. Yazmayalım mı diyorsunuz yani! Sadece iyi şeyler mi yazalım! Hani eleştiri bizi geliştirirdi! Hani eğitimin ve gelişmenin temeli eleştiri kültürünü içselleştirebilmekti! Bu kavramı en iyi uygulaması gereken eğitim kurumu ve eğitimcilerin haline bir bakar mısınız? Hani kıyas ( benchmarking) olmadan bilim de olamaz, gelişme de olamaz diye yüksek öğrenim kurumlarında ki bu vb. akademisyenler tarafından da eğitim veriyordunuz! Ben mi yanlış biliyordum ki? Öyle değil mi yoksa!

Tüm bu yazdıklarımız ve yaşamış olduklarımız çerçevesinde, Sayın Rektör hocama sadece birkaç soru yöneltmek istiyorum.  Hocam; Bir akademisyene ve bir idareciye yakışmayacak, amele pazarı ağzı ile zikretmiş olduğumuz sorunun neden ve niçin hakkında bir açıklamayı zül kabul edip sadece saldırı, sadece hakaret ve sadece sataşmalarda bulunan yol ve hizmet arkadaşlarınızla mı bu kurumu dünya üniversitesi, bilim alanında sıralaması olan ve marka üniversite yapmayı düşünüyorsunuz? Benim haberim yok da bu üniversite dünya bilim sıralamalarında dereceler falan mı yaptı? Yine benim haberim yokken ülkemizde ki üniversiteler sıralamasında tercih vb. noktasında birinci mi geldi ki? Geçtiğimiz günlerde ülkemizde şu kadar sayıda hâkim ve savcı ataması yapıldı.  Ataması yapılanlar içinden, kaç kişi bu kurumdan mezun olmuş olabilir ki? Yine geçtiğimiz günlerde bir o kadar kaymakam adayı sınav sonuçları açıklandı ve ataması da yapıldı. Şu kadar bilmem kaç kişi bu kurumdan mezun diyebildik mi ki? Veya bu kurumdan mezun şu kadar dünya ve ülke sıralamasında olan gazeteci mi yetiştirebildik ki? Veya turizm sektöründe şu kadar yönetici ve turizm rehberi bizim kurumumuzun yetiştirdiği öğrencilerimiz diyebiliyor muyuz ki? Bir gazeteci olarak, bunların hiçbirisi hakkında bir bilgi ve açıklama duymadım da! Böyle bir veri var ise bunların açıklamasını, kamuoyunun da bilgilenmesini! Yoksa laf ola beri gele şeklinde bir yönetim şekli ve durumundan mı bahsediyoruz ki? İşiniz, bu yol arkadaşları ile gerçekten çok zor hocam! Sadece buradan sizlere dua etmek istiyorum! Allah yar ve yardımcınız olsun! İşlerinizi de kolay eylesin! Emeklerinizi de zayi etmesin! Âmin!

Eskiler ne güzel ifade buyurmuşlar; Arkadaşını söyle,  sana kim olduğunu söyleyeyim!  Hz. Peygamber efendimiz, arkadaş, yol, yolculuk ve yol arkadaşlığının önemine binaen şöyle buyurmuştur;  Kişi sevdiği ile beraberdir. Kim bir kavmi veya bir kişiyi ihlâsla severse, bu onların zümresindendir. Hatta onların amellerini yapmamış bile olsa, çünkü kalben yakınlık sabit olmuş olur. Başka bir hadisi şerifte de Peygamber efendimiz yine şöyle buyurmuştur; İyi arkadaş ile kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın. İyi arkadaş misk satıcısına benzer, çünkü ondan dünyevi veya uhrevi bir fayda, bir nur bulaşacaktır. Hadis böyle kimselerle arkadaşlığa teşvik ettiği gibi, uzaktan yakından dünyevi veya uhrevi bir zarar dokunacak kimselerle de samimi dostluk, arkadaşlık etmemeyi istemiştir. Yine bir başka hadisi şerifte ise; Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk – arkadaşlık, dava,  ülkesine – milletine ve devletine hizmet ve yol arkadaşlığı kuracağına dikkat etsin. (Ebu Davud)

 

Share This:

Yol ve Yol Arkadaşlığı!

Bir yola çıkmadan önce bazı hazırlıklarımızın olması gerekir. Bu yolculuk;  Özelikle ve öncelikle de bir dava, bir hareket,  bir siyasi birliktelik, bir belediye başkanlığı,  bir milletvekilliği adaylığı,  bir rektör adaylığı vb. çalışmalara başlamadan yol arkadaşlarımızı iyi seçmek durumundayız.  Bu yol arkadaşlarımız;  Yoldaşlık ve dava arkadaşlığı ‘çıkar‘ üzerine tesis edilmez,   sadece ve sadece ‘güven ve vefa‘ üzerine tesis edilir.   Güven ve Vefa olmadan, dostluk ve yol arkadaşlığını da anlamak, anlatabilmek, anlamlandırmak, yorumlayabilmenin de, bizim kültürümüzde bir manası da yoktur, diye düşünüyorum. Günümüzde ki dava ve yol arkadaşlıklarına bir baktığımızda ise nelerle karşılamaktayız? Kadim kültürümüzden gelen dostluk, güven ve vefayı görebiliyor muyuz? Yoksa vefa gerçekten de İstanbul ilimizde bir semt adı olarak tarihin tozlu sayfalarında yerini mi almaktadır? Peki, dostluk, dava arkadaşlığı ve vefa kavram ve uygulamaları,  böyle gelmiş böyle de devam mı etmelidir?  Yoksa bu gidişe bir dur demeyecek miyiz? Yarın bu ülke, bu millet ve bu vatan için, dostluk,  dava – yol arkadaşlığı ve vefa adına,  farkında olmadan yapmış olduğumuz hatalarımız ve yaptıklarımızdan kaynaklı olarak, bir dava ve bir yol arkadaşı bulamayacak noktaya gelebilir miyiz? Bunun vebalini taşıyabilecek miyiz? Değer mi ki dünyalık elde edebileceğimiz kazançlar için tüm bu kadim değerlerimizi ayaklar altına almaya! Değer mi ki!  Hiç sanmıyorum! Vakit geçince, kaybedince ancak anlayabileceğiz!

Dostluk, dava ve yol arkadaşlıkları,  üç şekilde değerlendirilebilir;  Umarak dost olmak,  Korkarak dost olmak,  Severek ve de gönülden inanarak dost olmak.  Dostlarımızdan bir şeyler umduğumuz, beklediğimiz için mi dostluk ve yol arkadaşlığı yapıyoruz?  Yoksa Korktuğumuz için mi dostluk ve arkadaşlık yapmaya devam ediyoruz?  Dostlar ve yol arkadaşları, karşılıklı ne bir beklenti içinde olur,  nede bir korku haleti ruhiyesi içine bürünürler. Sadece ve sadece yola, davaya ve de dostlarına olan güven ve inançlarıdır, onları burada ki birlikteliğe, yol arkadaşlığına vesile kılan. Peki, bizimle birlikte yola çıkan, tüm zahmetlerimize, sıkıntılarımıza katlanan dostlarımıza,  makam, mevki ve de güç elde edince neler yapıyoruz ki? Onları yolda bulduklarımıza mı tercih ediyoruz? Yoksa yola ve yolculuğumuza, ilk baştaki duygu ve düşüncelerle,  aynı samimiyet ve ihlasla devam edebiliyor muyuz? Aksi halde ise kaybedenlerden alabiliriz!

Bizim kültürümüzde Arkadaş kavramının da ayrı bir yeri ve önemi vardır. Arkadaş önümüzü görmek ve yolumuza da sağlam ve sağlıklı bir şekilde devam etmemiz için arkamızı sağlamlayan, sağlama aldığımız kişi, manalarına da gelmektedir.  O halde yolundan emin olanın yaptıklarına güvenenin o yolda karşılaştığı her şey yol arkadaşı olabilir. Önemli olan şey arkadaşlığının anlamını ve asaletini oluşturan şey yol olduğudur. Yani asıl olan yolun güvenilirliğidir. Yolda sağlam duruşumuzdur.  Her sorumluluğumuzu bir yolculuk olarak düşünmeliyiz. Bu sorumluluğumuzun yolculuğuna yolcu ile değil asıl yolun önemini kavramakla başlamalıyız.  Yolcunun niteliği ile yolu değerlendirenler yolun anlamını bilemeyenlerdir.  Yolcunun vefasızlığı karşısında yolu satanlar yolun anlamını bilemeyenlerdir. Yolcunun cömertliği ile yola ihanet edenler yolun anlamını bilemeyenlerdir. Yolcunun yol bilmezliği ile yolu sürekli eleştirenler yolun anlamını bilemeyenlerdir. Kısaca, Yolcu yoldan çıkınca yolsuzdur. Yoldan çıkan kendi adına yoldan çıkmıştır; Birlikte yola çıktığı insanı da yoldan çıkarmaz. Önemli alan çıkılan yolda sürekli olarak yolun değeri ve önemini değerlendirmektir.  Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah; Yukarıda zikretmeye çalıştığımız, yol, yolcu ve yol arkadaşlığı kurallarına da uyabilmeyi bizlere nasip eylesin. Aksi halde, yolumuzu kaybederiz! Yolculuğu da anlayamayabiliriz! Yol arkadaşlarımızı da farkında olamadan yoldan çıkarır ve kaybedenlerden oluruz!  Allah muhafaza eylesin! ÂMİN!

Bizim kültürümüzde; Yol, yolculuk ve yol arkadaşlığı çok önemlidir.  Bir hedef için bir araya gelen, beraber yola çıktığımız ve yolculuk boyunca da beraber yürüdüğümüz insanları, bir müddet sonra ise yolda, yeni bulduğumuz arkadaşlar ile değiştirmeye başlıyoruz. Bunu nasıl açıklamak gerekir ki? Bir yerlerde, değerlerimize sahip çıkmak noktasından ve sosyal olarak da çözülmeler açısından bir yanlışlılar manzumesi de var gibi! Bireyler olarak neden ve nasıl bu konuma gelebildik? Tüm bu gelişmeler akabinde ise yol ve yolculuk, dava ve dava arkadaşlıklarında çözülmeler, güven bunalımları meydana gelmektedir.  Eskilerin ifadesi ile çok halis niyetlerle yola beraber çıktığımızda ki dostlarımızı, yolda bulduğumuz yeni arkadaşlar ile değişirsek, hem yolu, hem de ilk yola çıktığımız arkadaşlarımızı da kaybetmeye mecbur kalırız. Allah Korusun! Âmin!

Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak içinde düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder oldu. (  Ebu Müslim Horasanı )

Share This:

Sadece Bir Soru Sordum!

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye genelinde ki tüm Üniversiteler, Yüksek lisans ve doktora başvurularını açtı. Akademik kariyer ve alanında ihtisas yapmak –  uzmanlaşmak ve derinleşmek istedikleri alanlara, lisans mezunu öğrenciler,  başvurularını internet üzerinden ve şahsen kuruma gitmek suretiyle kayıtlarını yapmaya başladılar. Kendini geliştirmek ve alanında ülkesine de katkı sağlamayı düşünen tüm gençlerimize, öğrencilerimize başarılar dilerim. Bilim alanında çalışmak,  uzmanlaşmak ve derinleşmek sadece bir istek, arzu ve vatan sevgisi meselesidir. Her bir bireyi yüksek lisans ve doktora alanında istediğiniz kadar zorlayın, istek olmadığı müddetçe de bir gelişme sağlayamazsınız. Kendisini geliştirmek ve ülkesine de katkı sağlamayı düşünen,  yüksek lisans ve doktora yapmayı planlayan tüm gençlerimize de iş dünyası ve üniversite yöneticilerinin de destek olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Şehrimizde bulunan iki adet devlet üniversitesinin, yüksek lisans ve doktora başvuru sistemlerini, yaşamış olduğumuz sıkıntılar çerçevesinde, sosyal medya üzerinden sadece ve sadece bir soru sormak suretiyle, mesleğimiz gereği eleştirdim. Eleştirimizden sonra aman Allah’ım! Hem de üniversite hocalarından ağza alınmayacak ifadeler; Bunlar eğitici!  Öğretici! Yol gösterici!  Bunu da mı yapmayalım? Küçük bir eleştiriye bile tahammülünüz yok! NE yazalım o zaman? Başarınızı da överiz başarısızlığı da söyleriz! Sadece övgü mü istiyorsunuz? Koşulsuz övgü öyle mi? Siz söyleyiniz efendim! Nedir bu ruh haliniz? Eleştiriye de mi tahammülünüz kalmadı? Hani eleştiri bizi geliştirirdi? Eleştiriyi kurumsal olarak eğitmesi, öğretmesi ve içselleştirmesi gereken bu akademik kişilikler üzerimize ahlaksızca saldırdı. Şaşırtıcıydı, komikti,  güldüm ama üniversitem adına  da çok üzüldüm çok.. Rektör basın danışmanı, iletişim hocaları,  dekanlar ve idarecilerden oluşan bir grup tarafından olmadık hakaretlere ve küfürlere maruz kaldık! Ben ne yapmıştım ki? Ne ettim de neler ile karşılaşıyordum ki?  Haraç istediğimize, alçak olduğumuza ve kuyruk acımızdan dolayı bunları yazdığımıza kadar varan hezeyanlar mı ararsınız; Seviye yerlerdeydi. Bir gazeteci ve bir iletişimci olarak, görmüş olduğumuz bir sorunu, bir sıkıntıyı kamuoyunun menfaatleri ve bilgilenmesi çerçevesinde, dile getirmenin, kaleme almanın veya sosyal medya üzerinden paylaşmamızın, kime ve kimlere zararı olmaktadır ki? Kimleri rahatsız etmekteyiz ki? İnanın hiçbir şey anlayamadım da! Anlayan bir dost var ise yardımcı olmasını da buradan talep ediyorum!

Sorumuzu kamuoyunun önünde, köşe yazımızda açık ve anlaşılabilir bir şekilde tekrar soralım ve sizler de şahit olunuz.  Türkiye genelinde ki tüm üniversitelerimiz ve özellikle de şehrimizde ki diğer bir devlet üniversitemiz, yüksek lisans ve doktora başvurularını,  öğrenci okula gitmeden, tüm evrakları taratmak suretiyle,  sisteme giriş yaptıktan sonra,  sistemin evrakları onaylaması ve daha sonra da bilim sınavı giriş kâğıdını da evinden, ofisinden veya internetin olduğu herhangi bir yerden çok rahat bir şekilde alabiliyordu. Evet, çok rahat bir şekilde bu işlemi öğrenci okula gitmeden, oturduğu yerden,  evinden yapabildi. Ben bu bizzat kendi çocuğumdan şahitlik ettim. Sorumuz çok net ve anlaşılır bir şekilde budur! Şehrimizde bulunan, diğer tüm üniversiteleri de bünyesinden çıkarmış,  tamamının da hamisi konumunda bulunan 42 yıllık köklü bir kurumun bilişim alt yapısı bu işlemlere neden izin vermiyor ki? Öğrenciler şu sıcakta yüzlerce km. tepmek suretiyle saatlerce de kuyruklarda bekletilmekle, ne ve neler kazanıyoruz ki?  Egomuzu mu tatmin ediyoruz, yoksa? Sorumuz budur! Anlaşılır olması için tekrar soralım! Böyle bir işlem dünyada ki ve ülkemizde ki diğer üniversitelerimizde yapılabiliyor mu, yapılamıyor mudur? Yapılabiliyorsa 42 yıllık köklü bir eğitim kurumu ve bilişim dairesinde ki 30 adet kadrolu bilişim mühendisinin olduğu bir kurum olarak biz neden başaramadık? Yapılamıyorsa da neden yapılamıyor, soruların bir cevabı olmalıdır, şu bilişim ve internet çağında, diye düşünüyorum! Konunun özeti, sadece ve sadece budur!

Yukarıda zikretmeye çalıştığımız sorular çerçevesinde,  sorularımızın muhatabı olan ve mezkûr eğitim kurumunda çalışan;  akademisyen, dekan, yönetici, rektör danışmanı ve doçent, profesör olduğunu iddia eden kimseler tarafından, hemen saldırıya geçilmesini, hakaretlere vardırmalarını,  acaba hangi ruh hali ile tasvir etmek gerekmektedir ki? Ben anlayamadım da! Şehrimizde bulunan psikolog ve sosyologlardan bu konu hakkında yardımlarını da talep ediyorum. Konu ile ilgili tüm etkili ve yetkililerden kamuoyunun aydınlatılması adına da bir açıklama tabii ki! Hakaret, küfür, aşağılama olmadan, bir eğitim kurumuna yakışır bir şekilde, bir akademisyene yaraşır şekilde ve medeni bir açıklama olmasını da talep ediyoruz! Buna da bir vatandaş olarak hakkımız olduğunu da düşünüyorum!

Share This: