Konya Bunun için Başkent!

Konya özelinde, dilimizde her daim sürekli olarak ifade ettiğimiz bir kavramdır; Bir Başkent her zaman başkenttir, şeklinde. Ne demektir? Bir başkent her zaman başkent kavramından ne anlamalıyız ki? Zamanın ve mekânın şehirlere yüklediği, şehirde yaşayanların da idrak edemediği anlamlar nelerdir?  Dünyanın, ülkelerin ve şehirlerin de kaderlerinin değiştiği bazı zaman dilimleri bulunmaktadır. İşte bu zaman dilimlerinden birisi ile de yine karşı karşıya bulunuyoruz! Şehirde yaşayanlar olarak tabii ki bu değişim ve dönüşümlerin hiçbir zaman, ne idrakinde,  ne de farkında olabildik! Zamanı ve mekânı da okuyamadığımız, anlayamadığımız için dışarıdan bir güç sürekli olarak bizlere bu değişimleri dayatmaktadır.

Dünya üzerindeki bazı şehirlere yüklenen anlamlar sebebiyle de çok manalıdır! Hz. Peygamber efendimize de önerilen şehirler arasında bulunan mübarek bir şehirde yaşıyoruz. Hangi şehirlerdir, bunlar? Dünya üzerinde bulunan BAŞKENT – MERKEZ ve KAVŞAK olduğu her zaman da ifade edilen bu şehirler;  Kudüs, Şam, Medine ve Konya! Birilerinin hadi canım der gibi olduklarını da duyar gibiyim! Evet, dostlar, bizler her ne kadar idrak edemesek de Konya dünya şehirleri arasında her zaman bir başkent, bir kavşak ve bir merkez şehirdir. Onun niçin bu şehir, Konya,   çok önemlidir. Onun için bu şehir de, Konya,   bizlerin anlayamadığı olaylar zinciri ve kişilere de rastlayabilirsiniz? Neden ve Nasıl olabilir? Tekrardan yazımızın aşına dönecek olursak,  Bir başkent her zaman başkent olma ruhuna ve özelliklerine de sahiptir.

AK Parti teşkilatları ve belediyelerdeki olması beklenen nöbet değişimlerine yönelik olarak, Dünya üzerinde ki çok önemli bir şehir ve her zaman da başkent olan Konya’dan, tüm bu ülkedeki, tüm bu şehirdeki ve Dünya üzerindeki, bu ülke ve bu şehir üzerinde hesapları – planları olan odaklar ve işbirlikçilere yönelik olarak, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Konya Milletvekili Ahmet Sorgun, çok manidar ve çok güzel açıklamalarda bulundu.  Ne diyor sayın başkan; ‘’ Kongre süreçleri partilerin yenilenme, heyecan ve takviye süreçleri ama asla tasfiye süreçleri değildir. AK Parti gibi kuralları olan, ilkeli bir partide yeni bir heyecan, yeni bir dinamizm, yeni bir kan tazelenmesi anlamına geliyor.  Şu ana kadar Türkiye genelinde 523 ilçe kongresi yaptıklarını, kongreler büyük olgunluk ve nezaketle devam ediyor. Bir belediye başkanının veya il başkanının istifası normalde parti içi bir hadise ama bazen Türkiye veya o ilin gündemi oluyor. Bu neden böyle? Başka partilileri veya kamuoyunu niye ilgilendirsin?  AK Partinin kaderi Türkiye’nin kaderiyle özdeştir sözünün işte en güzel delili buradadır. Bugün kardeşlerimizle, Önümüzdeki süreci nasıl yönetelim, hangi arkadaşımızla götürelim ki Konyayı daha ileriye taşıyabilelim’ istişaresi yapılacak.  AK Parti bir misyon ve bir ideal partisidir; Şahıslar fanidir, baki olan Allahtır, ülkemizdir, davamızdır, milletimiz ve devletimizdir. Hasbelkader davamızın taşıyıcısı oluruz. Ona ne kadar hizmet edersek, o koltukları ne kadar doldurabilirsek. Koltuklardan güç alan değil, konjonktürel ağırlıklar değil, özgül ağırlıklar önemlidir. Koltuklar, iş elbisesi gibidir, iş yapacağınız zaman giyersiniz; Sonra onu çıkarır, özünüz ne ise o kalır. Mezarlıklar vazgeçilmezlerle doludur; Vazgeçmeyeceğimiz sadece ve sadece değerlerimiz, inançlarımız, ideallerimiz, ülkemiz, milletimiz, memleketimiz ve özgürlüğümüzdür. Bizler ancak bunun taşıyıcısı olabildiğimiz kadar anlam ifade ederiz.  Teşkilat başkanlığı veya belediye başkanlıkları gibi görevler,  koltuklar hiçbirimize babalarımızdan miras da kalmadı. Bunlar hizmet etmek için emanettir. Bu koltuklar kimsenin tapulu malı da değildir’’ şeklindeki konuşmalarının, ülkemizde ve bölgemizde yaşamakta olduğumuz büyük bir değişim, dönüşüm ve varlık – yokluk savaşı dönemindeki süreçte çok dikkate değer olduğunu da düşünüyorum.

Konya neden önemlidir? Bizler mi çok büyük anlam yüklüyoruz, bu kadim başkente? Yoksa Dünya egemen güçleri mi?  Konya muhafazakar mefkurenin ve davanın da sembolüdür; Belde-i muhayyeredir. Ne demektir, belde-i muhayyere? Yani Efendimiz (s.a.v)’e Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah tarafından teklif edilen üç şehirden biridir. Habibim hangi şehri istersen; Medine mi, Şam mı, Konya mı dediği zaman, Efendimiz (s.a.v) fakiri çok olduğundan Medineyi seçmiştir. Ama hangisini istersen teklifi arasında Konya’nın bulunmuş olması tabii ki çok büyük bir şeref, onur, anlam ve çok manidardır.  Konya, Anadolu’daki ilk merkez ve Selçuklu merkezidir. Konya, Haçlı seferlerini püskürten bir merkezdir; Yani işbirlikçileri bu topraklardan sürmüştür. Konya’nın manası çok büyüktür; Mevlana’nın şehridir. Muhyiddin’i Arabî Hazretleri 1000 sene önce Fütuhatı Mekkiye kitabında, ‘İnsanlık fetret dönemine girecek ve kurtuluş Konya’dan başlayacaktır’ buyuruyor. Bu itibarla Konya’nın çok büyük bir özelliği ve anlamı vardır. Konya sıradan bir şehir değildir. Konya özelinde ve üzerinde oynanan oyunları anladın mı şimdi? Konya özelinde ve üzerindeki dönen dolapları da! Dünya egemen güçleri ve işbirlikçileri; büyük değişim,  büyük dönüşüm ve büyük savaşlarını  neden Konya’dan başlattıklarını da anlayabildin mi?!

Share This:

Büyük Resmi Görememek!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruduğu tarihten itibaren, küresel güçler ve içimizdeki işbirlikçiler maharetiyle, içeride birbirimizle uğraştırılmış, enerjimiz de içeride tüketilmeye çalışılmıştır. Tabii ki bunda da başarılı olmuşlardır. Aksi halde, küresel güçlerin bu ülkede ve bölgemizde operasyon yapmalarına imkân yoktur. Özellikle de yerel çerçevede tüm olaylar ve gelişmeleri değerlendirirken büyük resmi görmemiz her daim engellenmeye çalışılmaktadır. Büyük resmi görebilen, bölgemizde oynanmakta olan oyunları idrak edebilen ve öngörülerde bulunabilen bu asil milletin evlatlarına içeriden ve dışarıdan operasyon çekmeleri de tabii ki mümkün değildir. Bu bölgede, küresel güçler,  Yeni bir Dünya düzenini kurabilmeleri için bizlerin içeride sürekli olarak birbirimizle uğraşmamız, birbirimizle didişmemiz talep edilmektedir. Bu oyuna bu topraklarda bilinçli olarak düşenlerimiz olduğu gibi saf bir şekilde atlayanlarımız da olmaktadır. Neden ve nasıl mı?! Dünyalık menfaatler ve çıkarlar çerçevesinde!

Eskilerin yaşamış olduğu tecrübeler ışığında ve çerçevesinde çok güzel ifadeleri bulunmaktadır.  Okyanusları geçip derede boğulmak şeklinde! Büyüklerimiz tam yerinde bir kavram geliştirmişlerdir. Bu asil milletin evlatlarına operasyon çekmeleri için tabii ki küçük meselelerde boğuşturulması ve birbirini de kırması gerekmektedir; Dünyayı ve bölgesini okumaktan aciz kişiler olması için! Dünyadaki ve bölgesinde ki tüm oyunları ve gelişmeleri okuyabilen, idrak edebilen ve buna göre de öngörü ve pro-aktif bir durumda bekleyen bireylerle bu asil millet ancak bir yerlere gelebilecek, dünya ile rekabet edebilecek ve beka sorunu ile de karşılaşmayacaktır. Aksi halde dünyalık menfaat ve makam peşinde, sevdasında kaybolup gideceğiz! Tercih bizimdir! Karar da bizimdir! İçimizde tabii ki bu vasıflara sahip satılık ruhlar ve işbirlikçiler de mutlaka olacaktır. Olması kadar da doğal bir şey yoktur! İnsanın doğası bunlara da meyyaldir! Önemli olan yerli ve milli bir bilinç ve ruhtaki bireylerin sayısını arttırabilmek ve onlara da sahip çıkabilmektir, tüm mesele, bu topraklarda! Yılardır bu ülkede yaşanan en büyük sorun da bu değil midir? Yerli ve milli bir duruş sergileyenleri her zaman saf dışı bırakmadık mı? Neden? Devlete, millete ve yönetim sistemine de tam bir şekilde sahip olamadığımız içindir!

Müminlerin her zaman unutmadığı, hatırlaması gereken ve buradan da günümüze yönelik dersler alınması bizlere de hatırlatılan,  Kur’ani bir hadiseyi hepimiz çok iyi biliyoruz; Talut ve Calut kıssasını!  Nedir bu kıssanın özeti? Ne gibi mesajlar vermektedir?  Bizlere bu günlere yönelik neler ifade etmektedir ki? Talut taraftarları Calut ordusu ile savaşması için bir yerden geçmesi gerekirken, yol güzergâhında bulunan bir dereden sadece ve sadece bir yudum su içmeleri emir ve talep edilmiştir. Emir ve talebin de ne olduğu idrakinde olmayanlar, yol ve yolculuğun ne olduğunu da bilemeyenler, mücadele ve dik duruşa da müdrik olamayanlar,  kana kana bu sudan içmişler ve Calut ordusu ile karşı karşıya kaldıklarında ise savaşmak arzu ve istekleri kalmamıştır. Nasıl olabilirdi? Talut’un emrine itaat eden sadece çok az sayıda samimi bir kitle ile Calut ordusunun karşısında cesaretle çıkmışlar ve savaşlarını da kazanmışlardır. Nasıl olmuştur; İnanç ve dünyalık küçücük menfaat ve çıkarlarına da meyletmeden!

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, tüm AK Parti teşkilatları ve devlet kademesindeki yol arkadaşlarında metal yorgunluk ve nöbet değişiminden sürekli olarak dem vuruyorlar. Neden? Neden bu konulara her konuşmalarında ve her platformda üstüne basa basa vurgulamaktadır ki? Demek ki komutanın emrine itaat etmeyen, emirleri de yapmayan asker ve yol arkadaşları bulunmaktadır. Bu askerlerle dünya savaşını verebilir misiniz? Calut ordusunu görenler de olduğu gibi kaçmayacaklarının, geri de dönmeyeceklerinin garantisi var mıdır? Bölgenizde oluşmakta olan, Yeni Dünya düzenine, bu vasıftaki yol arkadaşlarınızla,  hazır ve nazır olabilir misiniz? Dünyalık makam ve menfaat peşinde olan kişilerle bu savaşı veremezsiniz! Tüm bu Yeni Dünya düzeni çerçevesindeki gelişmelere istinaden devlet başkanı bir talepte bulunmaktadır. Normal midir? Evet, tabi normal ve olması gereken de budur? 100 yıllardır bu ülke neden bir Dünya gücü olamamıştır? Neden küresel ve bölgesel güç olamamıştır? Tüm bu soruların cevabı da bu değişim talebi ve düzenlemelerde saklıdır! Bu değişim de nereden çıktı mı diyeceğiz? Eski tas eski hamam aynı düzen devam etsin mi diyeceğiz? Yoksa değişimi istemeyen ve direnenlere rağmen bu ülkenin varlığı, birliği ve bekası adına ısrarla ve inatla bu değişimi zorlayacak, yapacak ve isteyecek miyiz? Tercih ve Karar, Varlığı, Birliği ve Bekası adına bu asil milletindir!

 

Share This:

ABD Durmayacak!

2.Dünya Savaşının akabinde, harap olmuş, yeniden kalkınma hareketi başlatması gereken de bir Avrupa karşımızda duruyodu. Sağuk savaş yıllarının da başlaması ile Sovyetler Birliği Avrupa karşısında daha diri ve güçlü bir durumda bulunmaktaydı. ABD soğuk savaş bahanesi ile Sovyetler Birliğininin Avrupa’da daha da etkin olmasının önüne geçebilmek adına, 16 Ülkenin ABD kaynaklı ve destekli olarak Ekonomik kalkınma hareketini başlatması için Marshall ekonomik yardım paketini açıkladı.  16 ülke Sovyetler Birliğinin karşısında ABD’ye daha yakın olabilmesi ve durabilmesi için bu ekonomik kalkınma ve yardım paketi 1948 ve 1951 yılları arasında yürürlüğe girmiş, Senatodan onaylamış  ve ABD 13 Milyar dolarlık bir bütçeyi bu ülkelerde  kullanmış veya kullandırmıştır. Türkiye,  2.Dünya Savaşına girmemiş olmasına rağmen  bu yardım paketlerinden de nasibini almıştır. 1950’yıllarda ilk okula başlayan büyüklerimize bir hatıra sorarsak, ABD’den gelen çikolata ve süt tozları ile ne kadar da Sağlıklı! bir şekilde beslendiklerini anlatacaklardır!! ABD ülkemizde devket yönetimindeki ve  her bir kılcalımıza kadar girmeye başlağı tarihin de adıdır aslında;  2.Dünya Savaşı akabindeki ABD ekonomik Marshsll yardımları!

1980’li yılların son günleri  ve 1990′ yıllarrın başlarında, Almanya’da Berlin  duvarının yıkılması, iki Almanya’nın da birleşmesi ve Sovyetler Birliğinin de dağılması ile birlikte ABD  Dünya ölçeğindeki Küresel güç ve tek adam olmasını perçinlemiştir. ABD bu tarihten sonra yirmi yıl gibi dünya ölçeğinde neredeyse at koşturmuştur. Bu gücün vermiş olduğu cesaretle de dünya milletlerinden çok büyük öfke ve kin de  biriktirmiş ve toplamıştır. 2000’li yılkara geldiğimizde ise Dünyanın en büyük kara parçası, en kalabalık bölgesi, ekonomik olarak da en fazla üreten fakat çok az tüketen  bölgesi ve yer altı – yer üstü kaynaklarının da çok yoğun olduğu bölgede bir Birlik karşımıza çıkıyor; Şanghay Ekonomik İşbirliği Örgütü! Bu birliğin bu bölgedeki üreten güçler tarafından kuruluyor olması dünyanın jandarması konumunda bulunan ABD’yi panikletmiş, ne yapacağına da karar verememiştir. Ne mi olmuştur? Bu birliğin kurulmasından üç ay sonra gibi bir zaman diliminde ABD’de ikiz kulelere saldırılar olmuştur! Kim ve nasıl yapmıştı? Nasıl olabilirdi? Dünya bir anda türbülansa girmişti! Herkes şoktaydı! Dünyanın diğer  bir  güç bölgesinde bir birlik  kurulacak ve bu birlik  de ABD’nin dünya hegemonyal duruşuna da zarar verebilecek bir oluşum olacak! ABD derin devletinin de ellerinin herhalde Armut toplamasını da beklemeyecektik! İkiz kuleler bu birlikteliğe karşılık  ABD’nin kendi içinden verilen bir hazırlık ve cevaptır! İkiz kulelerin vurulmasının  akabinde ABD’ ye karşılık   oluşan bu  birlikteliğin ve  65 ülkenin de kazan kazan işbirliği ve  birlikteliği adına çok büyük hedefi olan YENİ İPEK YOLU PROJESİNİN de ana güzergahı olan iki devleti, Özgürlük!!  getirmek bahanesi ile işgal ve talan etmiştir!! Anladın mı şimdi ikiz kuleler meselesini! Anladın mı şimdi Şanghay işbirliği örgütünün hedeflerini?! Anladın mı şimdi ABD neden vesayet  savaşları üzerinden bu bölgede?! Anladın mı şimdi terör örgütlerine vermiş olduğu  her türlü desteklerin de sebebi hikmetini?! Ruhunu satmadıysan  tabii ki ancak anlayabilirsin! Aksi halde anlamanı beklemek mi, boşuna tabii ki!

Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak,  varlığımızın devamı, milletimizin birliği ve beka sorunu yaşamamak,  bölgemizde  küresel güçler tarafından oluşturulmakta olan karakol devletçiklere izin vermemek adına, askerimiz – polisimiz ve bu aziz ülkenin her  bir vatandaşı,   asil bireyleri olarak da,  dualarımızla ve gerekiyorsa da bedenimizle  bölgede ve sahada olmak zorundayız. 10 bin kilometrelerce uzaktan gelen bir devlete ve askerlerine buralarda ne işin var diye  bir kelime edemeyeceksin, 1200 km. Sınırımız olan bölgede ki  yeni oluşumlara izin vermemek için de  müdahale ve mücadele etmek isteyince de devletini suçlayacaksın, öyle mi?! ABD ve küresel güçler işte senin  gibi işbirlikçi ve içimizdeki korkakların bu duruşundan güç alıyor biliyor musun?! ABD,  bu bölgede 65 ülkenin kalkınma,  kazan kazan  işbirliği – birlikteliği   etkikeşimi olan ” Bir Yol – Bir Kuşak, Yeni İpek Yolu Projesinin” ana  merkezi ve güzergahı konumunda ki güzel ülkemizi kontrol altına alabilmek için her türlü girişim ve saldırılarda bulunacaktır. Cevap vermeyelim mi? Hazırlıklı olmayalım mı, yani?!  Eli kolu bağlı bekleyelim mi? Kaderimize mi razı olalım?! Ne diyorsunuz;  Ey İçimizde ki işbirlikçi ve taşeronlar! Bu  Asil  millet  eğer  uğrunda Ölünecek DEĞERLERİ varsa ve de ölecekse bir defa ADAM gibi Ölmesini bilir! Mevzu Vatan ise gerisi bu asil Milletin her bir ferdi için sadece ve sadece teferruattır!

Share This:

Vatansever Kimdir?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu tarihten itibaren sürekli olarak, hem içeriden hem de dışarıdan müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır.  Bu müdahaleler sadece Cumhuriyetin kurulması ile mi başlamıştır? Yoksa Osmanlı imparatorluğunun zayıflamaya başladığı tarihten itibaren görmek ve duymak istemediğimiz gelişmeler midir? Bir devlet, neden ve nasıl, iç ve dış müdahalelere maruz kalır ki? Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Bizler vatandaşlar olarak çok farkında olamasak da bu işler bu aziz ülkede her daim cereyan etmekteydi! Peki, neden oluyordu bu işler? Neden mi arıyoruz? Bu asil milletin ve devletin; 1000 yıllık tarihi, kültürel, sosyal ve dini bağlarından kaynaklı olarak bir daha dünya ve bölge ölçeğinde bir GÜÇ olmaması için yapılıyordu tüm bu işler, içerideki işbirlikçiler ve dışarıdan da emperyalistler tarafından!

ABD ile son günlerde bir kriz yaşıyoruz. Olabilir mi? Tabii ki devletlerarasında ki ilişkilerin hiçbir zaman dostluk ve müttefiklik üzerinde kurulu olmadığını, sürekli olarak hatırlatmaya çalışıyoruz. Demek ki Türkiye Cumhuriyeti devleti ve millet olarak, dünyanın süper gücü konumunda bulunan bir ülkenin bölgemiz ve ülkemiz coğrafyasındaki çıkarlarına, hegemonyal duruşuna aykırı işler yapıyoruz ki; bu gelişmeler oluyor ve bu krizler yaşanıyordu! Kriz olabilirdi! Önemli olan bu krizin çözümüne yönelik olarak yetkili konumdaki bireylerin tavırları ve konuşmalarıdır. Hedef bu krizi çözmek midir? Yoksa karşılıklı olarak taraflara zarar vermek midir?

ABD Ankara büyükelçisinin giderayak basın kuruluşu yetkililerini çağırıp yapmış olduğu toplantıya ne demelidir? Bu yapılan toplantılar devletler arsında ki hukuk ve kurallara uygun mudur? Yoksa bir sorun var ise bulunduğun devlet yetkilileri ile oturup konuşmak ve görüşmek midir? Devletlerarasında ki teamüller neyi gerektiriyor ki? Büyükelçi yoksa önceki yıllardan kalma bir alışkanlık olarak kendilerini sömürge valisi olarak mı tanımlamaktadır ki? Yapılan girişimler ve konuşmalar bir sömürge valisi edasına yaraşır ve yakışan gelişmelerdir! Elçinin bu toplantıda yapmış olduğu açıklamaya veya hezeyanlara ne demeli ki? Hiçbir anlam da veremedim! DAEŞ, Türkiye Cumhuriyetinde,  9,5 aydır terör olayları yapamıyorsa, bu bizim ülkemizle olan çalışmalar ve istihbarat paylaşımlarının da bir ürünü ve sonucu diyor! Nasıl yani! Bu güne adar bu güzel ülkemizdeki terör olaylarının arkasında ve destekleyici olarak siz ve devletiniz mi bulunuyordu ki? İnanın hiçbir şey de anlamadım! Dost ve müttefik olarak bildiğimiz bir devlet bunları da yapamaz, yapmamalı ve de yapmamıştır, diyorum! Sizler ne diyorsunuz ki, bu durum ve gelişmeler hakkında?!

ABD ile daha önceki yaşanan tüm sorunları dikkate almadan,   son günlerde yaşanan vize krizi ve büyük elçinin açıklamaları çerçevesinde, içimizde ki işbirlikçi ve satılık ruhların açıklamalarına ne dersiniz? ABD cezalandıracaksa AK Partiyi cezalandırsın, tüm Türkiye’nin suçu nedir, diyor! Bir siyasi veya başka merkezler, diyor tüm bu ifadeleri! Siz bir şey anladınız mı? Ben hiçbir şey anlayamadım da! Adam demek ki başka bir ülkede yaşıyor, başka bir ülkenin ekmeğini yiyor, suyunu içiyor ve maaşını da başka bir ülkeden alıyor! Bireyler ancak ve ancak onurları için yaşarlar. Devletler de öyledir; Bağımsızlık ve bekaları için yaparlar, her bir mücadele ve savaşlarını da! Devlet ve millet olarak bizim ülkümüz nedir ki?  Devlet-i ebed müddet! Ne demektir bu kavram? Devletimizin bağımsızlığı, bekası ve milletimizin de birliği ve beraberliğidir! Dünya devletler arenasında bir devlet veya küresel güçler, senin onuruna müdahale edecek! Varlığına – birliğine – bütünlüğüne saldıracak! Devlet ve millet olarak beka sorunu ile karşı karşıya kalacaksın! Aynı küresel güçler, sınırlarına terör örgütleri için yığınaklar yapacak ve bu terör örgütlerinin de nizami bir ordu haline gelebilmesi için de her türlü lojistik destekleri sağlayacak!  Sen de bir devlet yetkilisi veya vatandaş olarak da bunları görmezden gelebileceksin, bir çift söz söylemeyeceksin, öyle mi! Birisi vatansever mi demişti! Yoksa vatan haini mi demek istemişti! Kararı, değerlendirmeyi ve yorumu da siz değerli okuyucularıma bırakıyorum!

Share This:

Türkiye Cumhuriyeti Nereye mi Gidiyor?

Son günlerde, devlet ve millet olarak, içeride ve dışarıda yaşadıklarımıza ve gelişmelere bir bakar mısınız? Neler olmaktadır? Bu genç Cumhuriyet neler yapıyor da, küresel güçler tarafından olmadık uygulamalara şahit oluyor ve maruz kalmaktadır? Cumhuriyetin kurulduğu tarihten itibaren içeride işbirlikçileri vasıtasıyla cirit atan küresel güçler, istediklerine erişemeyince ve emirleri de yerine gelmeyince neler yapıyorlar? Bocalamaya başladılar! Bu çırpınmaları artık onlara hiçbir fayda vermeyecektir! Bu asil millet artık yolunu bulmuştur!  Dere yatağını bulmuştur! Bu asil millet en az bin yıllık tarihini hatırlamış ve artık uykudan da uyanmaya başlamıştır. Neden uyanıyorsun ki? Biz seni uyanmamak üzere uyuşturduğumuzu zannediyorduk; Tarihi, sosyal, kültürel ve dini inançlarınla oynamak suretiyle!  Küresel güçler zaviyesinden baktığımızda, devletimiz ve asil milletimiz açısından da sorun budur! Ne güzel müttefik, dost ve kardeş olarak devam ediyorduk! Nereden çıktı,  şimdi bin yıllık tarihi hatırlamak! Oldu mu şimdi yani! Tüm mesele budur! Anlamak istemeyen tüm işbirlikçilere de duyurulur! Bu asil Millet tarihinde 16 devleti neden kurmuştur? Özgürlük ve bağımsızlığına olan aşkı ve tutkusundan! Bu millet ne zaman ölüm ve ölmekten korkmuştur! Bu milletin ölümü korkuttuğunu da, tüm küresel güçlere ve işbirlikçilerine yeniden hatırlatmak gerekmektedir. Bu asil millet, ölecekse de ADAM gibi bir defa ölmesini bilir!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, içimizdeki bazı aklı evvellere göre, sadece ve sadece 90 yıllık tarihi olan genç bir cumhuriyettir. Sanki tarihin tozlu sayfalarında kurmuş olduğu 16 devlet ve son olarak da Osmanlı imparatorluğunun bir bakiyesi de değil! Gökten zembille inmiş yeni bir millet ve devlet! Gerçekten de durum böyle midir? Yoksa bu asil devlet ve millet dünya tarihinin olmaz ise olmazlarından mıdır? Batılı tarihçi ve devlet adamlarının buyurduğu; Türkleri, Dünya tarihinden çıkaracak olursanız geriye hiçbir şey de kalmayacaktır, ifadeleri ne demek istiyor olabilirler ki? İçimizde, kendisinin aydın olduklarını iddia eden,  satılık ruhlara da buradan sadece hatırlatmak isterim! Bu asil milleti ve devletini, sen kabile devleti mi zannetmiştin ki?!

Son olarak, ABD ile yaşadıklarımıza bir bakar mısınız? Hani yıllardan beri, bu iki devlet dost ve müttefikti! Neymiş efendim!  15 Temmuz hain darbe ve işgal girişiminin içinde bulunan konsolosluk görevlilerinin tutuklanmasına çok kırılmışlar, çok da kızmışlar! Aman bir üzüldük ki nasıl! Biz devlet ve millet olarak 100 yıldan beri, hep üzülüyoruz ve hep kırılıyoruz! Bu devlet ve asil millet yıllardan beridir oynadığınız onuruna artık DUR demektedir! Askerimize çuval geçirdiğinizde, firkateyni vurduğunuzda ve daha sayamadığımız böyle olaylarda biz millet olarak sanki hiç kızamamıştık! Kan kusmuş ama sesimizi de çıkarmadık! Sınırlarımızda terör örgütlerine yığınak yaparken, en modern silahlarınızı verirken de hiç kızmadık! Bu silahları terör örgütlerine,  bir dost ve müttefik devlet nasıl verebilirdi? Nasıl olabilirdi böyle işler? Aklımız da almıyordu, olan bitenleri!   Cumhuriyetin kurulması ile birlikte içerideki işbirlikçileri vasıtasıyla yönettikleri bu devlet artık ellerinden kaymaktadır. Devlet yönetiminde eskisi gibi cirit atamıyor ve oynatamıyorlar! Sen hala anlamadın mı, arkadaş!

Dünyada, bölgemizde ki parçalama – yeniden haritalama ve ülkemizde ki tüm bu gelişmelere rağmen, AK Parti Genel başkanı ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, devlet kademesinde ve teşkilatlarda, yorulan ve yıpranan yol arkadaşları ile bir nöbet değişimi talep etmektedir. Neden talep ediyor ki? Yoksa bizim göremediğimiz ve algılayamadığımız başkaca gelişmeler mi olmaktadır? Sayın Cumhurbaşkanımız, devlet ve millet olarak çok büyük bir SAVAŞ konumunda bulunduğumuz için içeride hem askeri kanatta, hem siyaset kademesinde,  hem de belediyeler ve tüm teşkilatlarda bir nöbet değişimi ve temizlik talep etmektedir.  Bu savaşa karşılık içeride bir ön hazırlık mıdır?  Acaba neden? Bu üzerimize gelmekte olan çok büyük bir SAVAŞ için özellikle de içeriden devlet ve millet olarak her bir ferdi ile hazır ve nazır olmak istemektedir, diye düşünüyorum.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti nereye gidiyor, diyen özellikle de içeride ki işbirlikçilere buradan hatırlatmak isterim! Hiçbir yere gitmiyor! Sadece ve sadece Devletimizin tam Bağımsızlığı,  VARLIK ve BEKA SORUNU, Milletimizin de BİRLİĞİ – BERABERLİĞİ adına öngörü, hazırlık ve adımlar atılmaktadır. Sen ne zannetmiştin ki?!

Share This:

AK Parti Teşkilatları Yenilenebilir mi?

AK Parti, 2 Kasım 2002’de iktidar olduğu yıldan bugünlere bir projeksiyon yaptığımızda,  2002 yıllarında ki Türkiye’nin genel durumu ve dünyanın da bulunduğu tüm şartları dikkate aldığımızda, çok büyük yatırım ve başarılara imza attığını söylemeden geçemeyiz. AK Parti sosyal ve ekonomik olarak ülkemizde çok büyük yatırımlar ve değişimler de yapmıştır. AK Parti büyük değişim ve dönüşümlere de öncülük etmiş, siyasi bir harekettir. Tüm bu çalışmalar,  yatırımlar, değişimler ve başarılar da emeği geçen her bir AK Parti üyesine teşekkürlerimi sunar, daha nice başarılara da, bu asil millet ve devlet için imza atabilmeleri dileklerimle.

Kurumsal yapılar zamanla yıpranır, üyelerinde metal yorgunluğa duçar olanlar ve işletme körlüğü dediğimiz hastalık sahibi olan da bulunabilir. Peki, bu normal bir gelişme midir? Tabii ki, normal ve doğaldır! Önemli olan bu yıpranmaya karşılık, kurumsal itibarı koruyabilmek ve kurumsal yapının da sürekliliği adına, önlem ve tedbirler alabilmektir. Kurumsal yapının itibarı ve sürekliliği adına tedbir almadığımız zaman neler olur, nelerle karşılaşabiliriz?  Değişim tabii ki sancılı olacaktır! Kurumsal yapıda değişime direnen bireyler ve güçler de olacaktır! Bunlar da doğal gelişmelerdir. Önemli olan tüm bu negatif gibi gördüğümüz gelişmeleri kurumsal yapının dinamiğine zarar vermeden bertaraf edebilmektir.

Kurumsal yapılardaki başarıları kendilerine mal eden, kendinden kaynaklı olduğunu zanneden kişiler de olacaktır. Ben olmasam bu yapılan yatırımlar ve başarıların olması ve yapılması da mümkün değildi,  olamazdı, şeklinde ki ifadelere de şahit olabiliriz.  Kurumlar ve kurumsal yapılar, bulundukları koltuktan Güç alan kişilerle değil, gelmiş olduklara makamlara, Güç – Güven ve İtibar katan bireylerle gelişebilir, devamlılık arz edebilir.  AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sürekli olarak vurguladığı metal yorgunluğa düşen,  kurumsal bünyemizde ki değişime de itiraz eden ve direnmekte olan, mezkur vasıflara haiz kişiler bulunmaktadır. Teşkilat ve kurumsal yapılarda, yorulan ve yıpranan yol arkadaşlarımızla bir Nöbet değişimi yapmamız gerekmektedir. Değişime direnenler;  Benim şöhretim ve benim itibarın ne olacak sevdasında ki teşkilat üyeleridir!  Kurumsal yapı olmasa birey olarak seni kim tanırdı ki? Kurumsal yapı seni bir yerlere getirmiştir? Bugün de yorgunluktan kaynaklı olarak, kurumsal yapı, bir nöbet değişimi talep etmektedir. Neden itiraz ediyorsun ki? Önemli olan kurumsal yapının sağlamlığı ve sürekliliğidir. AK Parti teşkilatları bu değişimi yapamadığı ve gerçekleştiremediği takdirde, siyaset sahnesinden silinip gidecek, siyasetin tozlu raflarında yerini alacaktır.

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, Afyonkarahisar’da başlayan ve “Hep Birlikte, Büyük Hedeflere” temalı, AK Parti 26. İstişare ve Değerlendirme Toplantısının açılış konuşmasında; ‘’Değişime direnmek, akıntıya karşı kürek çekmek gibidir. İşte bu gerçekten hareketle bir süredir teşkilatlarımızda ve belediyelerde yenilenme ihtiyacımız bulunuyor. Bu benim şahsi tercihim veya partimizin kendi kendine icat ettiği yöntem değildir. Aslında bu, milletimizin talebidir. Bu yenilenme sürecini, değişim ihtiyacını, tazelenme talebini kendi irademizle gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Eğer bunu biz kendimiz yapmazsak, sandıkta milletimiz yapar. Ona fırsat vermeden bu işi kendimiz çözmemiz gerekir. Bundan kimsenin alınmaması gerekir. Dünya değişirken Türkiye’nin yerinde saymasını beklemek ne kadar yanlışsa, Türkiye değişirken AK Partinin de olduğu gibi kalmasını beklemek o kadar yanlıştır. Esasen biz, kurulduğumuz günden beri bu yenilenme sürecinden hiç kopmadık. Bugün bu meseleyi çok fazla konuşuyor olmamızın sebebi, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartların çetinliğidir. Unutmayınız ki çetin yollar, yorgun bedenlerle aşılamaz’ şeklindeki konuşmalarının, Dünya ve bölgemiz yeniden dizayn edilirken, küresel güçlerin  ‘böl – parçala – yönet ve yut’  projelerinin gün yüzüne çıktığı bir dönemde,  bireysel – kurumsal – devlet ve millet olarak da hazır olabilmemiz için acil ve ivedi tedbirler alınması gerektiği vurgularının da çok dikkate değer olduğunu düşünüyorum.

Dünya ve bölgemizde çok çetin gelişmeler olmaktadır. Kurumsal yapılarda devamlılığı adına bu çetin gelişmelere karşı önlem ve tedbirler almak zorundadır. Bu önlem ve tedbirler bireyler açısından bir tasfiye hareketi olarak algılanmamalı, üzerimize doğru gelmekte olan çok büyük sorunlara karşı hazırlıklı olabilmenin öngörülerdir. Bu tedbiri almadığınız takdirde, kurum ve birey olarak da beka sorunu ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Ya tedbir alır, öngörülebilir sorunlara karşı hazırlıklı oluruz ve üyesi olmakla gurur duyduğumuz kurumsal yapı,  üst kimlik ve üst kurumsal yapı olan DEVLETİN Varlığı ve Bekası sorunu ile yüzleşmek zorunda kalmayabiliriz. Bu tedbir ve önlemler, üst kurumsal yapı olan DEVLETİN Yok olmaması adına yapılan girişim ve gelişmelerdir. Bölgemizde daha dün diyeceğimiz kadar yakın bir zamanda Devletleri olan milletlerin bugün sıkıntılı ve parçalanmış durumlarından dersler alabilmek ümidiyle!

Share This:

Bölgemizi Balkanlaştırma Referandumu!

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Barzani, bölge devletleri ve komşularının da yapılmaması yönünde ki tüm uyarı ve ikazlarına rağmen,  25 Eylül tarihinde Bağımsızlık referandumu gerçekleştirdi. Barzani bu girişimi ile neyin fitili ve ateşini yakmıştır? Küresel güçler,  Barzani’ye bölgeyi balkanlaştırma görevini mi vermiştir? Yakmış olduğu bu ateşte Barzani de yanacak mıdır? Yoksa Barzani gerçekten de çocukluk hayali olan bağımsız bir Kürdistan devletini kurabilecek midir? Velev ki kurduğunu farz edelim! Küresel güçler bu devletin yönetimini de bu aileye bırakacak mıdır? Kukla bir devlet olmaktan kurtulması mümkün müdür? Yakmış olduğu bu fitne ateşinin devamı gelecek midir?  Yoksa Barzani’ye sadece bu fitne ateşini yak gerisini biz hallederiz mi, dediler! Daha nice sorular ve sorular! Neden soruyoruz tüm bu soruları ki! Daha dün Yugoslavya da olduğu gibi!    İlkokul – ortaokul ve lise yıllarımız da tarih, coğrafya ve dünya tarihi ders kitaplarında okurken var olan bir devletin bu gün gözlerimizin önünde silindiğini, nasıl parçalandığını unutmamak ve dersler alabilmek adına, soruyoruz!

Barzani referandumu ile yüz yılardır barış ve huzur içinde, tüm farklılıkları ile mutlu ve mesut bir şekilde yaşayan Yugoslavya Cumhuriyeti ve vatandaşlarının durumunu hatırlattı! Yugoslavya Cumhuriyetinin uzun yılar devlet başkanlığını yürüten Tito, kendi döneminde tek partili yönetim altında “Yugoslav” üst kimliği ile bir bütünlük ve birlik sağlamaya çalışmıştır. Tito’nun; ‘Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasal parti ve bir Yugoslav’dan ibarettir’  vurgularının da çok manidar olduğunu düşünüyorum. 1980 yılında Tito’nun ölüm tarihine kadar, bu ülkede 2. Dünya Savaşından beri istedikleri etnik ve dini temelli kaos hedeflerine de ulaşamayan tüm küresel güçler ve içerideki işbirlikçileri, bu cumhuriyetin bileşenleri olan, altı cumhuriyet ve beş ulus için emperyal hedefleri doğrultusunda her türlü fitne ve fesat tohumlarını ekmeye ve harekete geçirmeye başladılar. Meydan boş kalmış ve küresel güçlerin ajanları bu ülkenin her bir bölgesinde cirit atmaya başlamışlardı. Bu fitne ve fesat tohumları ilk meyvelerini 1989 yıllarında vermeye başladı. İlk bağımsızlık referandumunu da öncelikle Hırvatlar başlatmıştır. Hırvat lidere daha sonra ki yıllarda ‘neden böyle bir bağımsızlık referandumunu başlattınız’  şeklinde bir soru yöneltildiğinde, küresel güçler ve onların bölgemizdeki ajan stratejistleri tarafından bana verilen görevimi tam manası ile yerine getirdim ve Yugoslavya cumhuriyetinin de parçalanmasını sağladım, diyecektir.

Yugoslavya bölgesinde başlayan bağımsızlık referandum hareketlenmeleri daha sonra diğer etnik grupların da devreye girmesi ile yediye tamamlanmış oldu. Tabii ki bu bağımsızlık referandum hareketlenmelerini ateşleyen küresel güçler ve işbirlikçilerine de bir ‘Suçlu’ aranması ve tüm bölgede yaşanan gelişmeler de bu kişiye yüklenilmesi gerekiyordu.  Bağımsızlık referandum hareketine en son başlayan Müslümanların yaşadığı ‘Bosna – Hersek’ bölgesindeki yer altı kaynakları bahane edilerek, Sırp ve Hırvat çeteler bu bölgeye saldırmışlar, toplamda Yugoslavya’da en az 300 bin insan ölümleri ile sonuçlanan bir parçalanma süreci yaşanmıştır.   Dedik ya bu bağımsızlık hareketlerine bir suçlu devlet ve bir de deli birey aranması gerekiyordu, küresel güçler ve işbirlikçilerine.  Yugoslavya Savaşı nedeniyle kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yargılanan Bosnalı Sırp lider Radovan Karaciç, kendisine yöneltilen bir soruya vermiş olduğu cevap çok ilginç ve kulaklarımıza da bugün için küpe olacak niteliktedir. Karaciç, Yugoslavya iç savaşının, bazı ülkelerin, emperyalist çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla, küçük bir ulusu kendi çıkarları için kullanmasının bir örneği olduğunu, Yugoslavya’nın parçalanması ve Bosna savaşı ‘büyük güçler’ tarafından ben siyasi yaşama girmeden çok önce öngörülmüştür. O zaman istihbarat ve askeri servislerini kullanarak bu olayları başlattılar. Karaciç,  Artık, “Dünyanın bu gerçekleri öğrenmeye ve uluslararası toplumun da kendi hesapları için neler yaptıklarını görmeye hakkı var”  şeklindeki ifadelerinin de bölgemizde ki tüm gelişmeler, adı her ne olursa olsun, referandum veya başkaca bir şey, olayları bir kez daha değerlendirebilmemiz, dersler ve tedbirler alabilmemiz gerektiğini de düşünüyorum.

Dünyamız, Küresel güçlerin emperyalist durumlarının devamı ve hegemonyaları için her yüz yılda veya ara dönemlerde yeniden bir bölme, bir parçalama, haritalanma ve dizayn girişimlerine sahne olmaktadır. Dünyanın küresel güçler açısından yönetilebilir bir durumda olması için sadece devletçiklerin bulunması da yeterlidir. Büyük devletlerin var olması kendi hedefleri için çok da uygun değildir. Bölgemiz açısından, yine hegemonyalarının devam edebilmesi için bölgede ki hiçbir devletin TÜRKİYE ile yan ayan gelmemesi de gerekmektir. Bunun için de bölgemizde Afganistan, Irak, Mısır, Suriye ve Libya vb. ülkelere ‘Özgürlük’ adı altındaki saldırılar da bunun birer yansımalarıdır. Türkiye bölgesinde herhangi bir ülke ile birlikte, bölgenin huzuru –selameti ve kalkınması adına harekete etmeye başladığı anda,  yüz yıllardır devam eden, bölgedeki hegemonyamız ve sömürülerimiz de tehlikeye girer, ifadelerinin de çok dikkati calip, olduğunu düşünüyorum. Küresel güçler, Yugoslavya parçalanırken – balkanlaştırılırken, Hırvat lidere vermiş oldukları bu görevi,  bu gün de bizim bölgemiz de Barzani ailesine vermişlerdir. Küresel güçler bölgemizde ki parçalama ve balkanlaştırma girişimlerine devam edeceklerdir. Bu parçalama ve planlarından asla vazgeçmeyeceklerdir. Sadece biraz öteleyebilirler, geciktirebilirler! Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve bölge halkları olarak, tüm etnik ve dini farklılıklarımızı bir zenginlik kabul eder ve sadece ‘BİR – BERABER – İRİ – DİRİ ve KARDEŞ’ olabilirsek, istedikleri plan ve hesapları yapsınlar,  bölgemizden elleri bom boş olarak dönmeye mahkûm olacaklardır. Tüm hesapları, planları ve balkanlaştırma girişimleri de AKAMETE uğrayacaktır.

Share This:

Türkiye Kuşatılırken!

Osmanlı imparatorluğu, sömürgeci güçler ve içerideki işbirlikçileri maharetiyle, parçalanma ve bölünmenin eşiğine getirildikten sonraki süreçlerde, Türkiye Cumhuriyetinin de kurulması öncesi ve sonraki aşamalarda, küresel güçler, çevremizde kendilerine bağlı küçük, kontrol edilebilir ve uydu devletçikler kurmuşlardır. Acaba neden? Küresel güçler parçalanmış bir imparatorluğun bakiyesi olarak kurulan yeni Cumhuriyetin çevresinde nefes almasına dahi tahammülleri yoktu? Neden? 20 milyon kilometrekare alandan, 780 bin kilometrekarelik alana sıkıştırılan bu yeni devletin;  tarihi, kültürel ve dini bağları olan devletler ve milletler ile bağlantı kurulmasına engel teşkil edebilecek, tüm hazırlıklar ve planlamalarda yapılmıştı. 100 yıllık süreç,  tabii ki küresel güçlerin içerideki işbirlikçi ve taşeron adamları vasıtasıyla da,  bu planları çerçevesinde gelişmiş ve istedikleri gibi de içimizde ve dışarıda at koşturabilmişlerdir. Ne zaman ki devletin işleyişinde, küresel güçlerin 100 yıllık planlarına muğayir bir durum sezildiği anda ise, yine içimizdeki hain ve işbirlikçilerden almış oldukları istihbarı bilgiler muvacehesinde, darbeler ve muhtıralar hiçbir zaman eksik olmamıştır. Tabii ki bizler içerideki vatandaşlar olarak,  çoğu zaman neler olup bittiğini de hiçbir zaman algılayamadık! Devlet yönetimindeki kısır ve şahsi çekişmeler zannettik, tüm bu olup bu gelişmeleri!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti, içimizdeki taşeron fakat tipleri bizden, çipleri ve kontrolleri dış güçlerin ellerinde olan, hain ve işbirlikçilerle en son 15 Temmuz işgal girişiminde ile yüz yüze geldi.  Nasıl olabilirdi? İnsanın aklının alması mümkün olmayan şeylerdi? Bizim gibi ülkelerde, küresel güçler, her daim içerideki adamlarına vermiş oldukları maddi ve manevi vaatler karşılığında, her türlü ihaneti bekleyebilirdiniz! Bu durumu da anlayabilmek çok zordu?  15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimi bu milletin birliği, beraberliği, uyanması ve kenetlenmesi için de bir vesile olmuştur. Her krizin bir fırsatı da beraberinde getirdiği gibi! Tabii bu krizlere ne kadar hazırlıklı olabilir ve önlemlerinizi de millet olarak alabilirseniz, bir fırsattır! Aksi halde,  parça parça olabilir ve beka sorunu ile de karşı karşıya kalabilirsiniz!

Türkiye Cumhuriyeti devleti, son dönemlerde, küresel güçlerin 100 yılardır bizim bölgemizdeki hesapları ve planlamalarına yönelik neler ve ne gibi karşı projelerde üzerinde çalışmaktadır? Neler oluyor da bizim göremediğimiz, anlayamadığız ve yorumlayamadığımız, küresel güçler ve içerideki taşeronlarının tamamını harekete geçirecek? İçeride ki 1000 yıllık uyuyan hücrelerini her ilimizde ivme kazandıracak? Demek ki Devlet olarak birilerinin menfaatleri ve nasırlarına dokunuyorduk; 100 yıllar sonra! Hakikaten neler oluyordu, bölgemizde? Anlayan birinin bu durumu da açıklaması gerekiyordu? Neler oluyor? Olan şeyler doğal bir durumdu, aslında!  Bir devlet, milleti ile birlikte, beka sorunu yaşamamak adına, varlık – yokluk mücadelesi olarak, 100 yıl önceki yaşanan kocaman imparatorluğun parçalanma sürecine tekrardan girmemek adına bir duruş sergilemekteydi. Bu yaşananların bir daha tekrarı da olmayacaktır! Bugün veremediğiniz duruş ve tepkilerinizi bir daha vermek için zaman, imkân ve fırsatınız da olmayacaktır! Vakit şimdi! Bu devlet ve miller, BEKASI ve VARLIĞI adına bu duruşu ve tepkileri vermekte olduğu için küresel güçler ve içerideki işbirlikleri maharetiyle bir kuşatma ve çevreleme girişimlerine maruz kalmaktadır!

Kürsel güçlerin kendi adlarına bir birleri ile karşı karşıya gelmek suretiyle karşılıklı savaş dönemleri artık tarihin tozlu sayfalarında kalmıştır. Küresel güçler, çıkarları doğrultusunda yürümeyen bölgelerde, kurmuş oldukları terör örgütleri üzeriden vesayet ve vekâlet savaşlarına dünyamız sahne almaktadır. ABD’nin Las Vegas eyaletinde yaşananlar da bunun bir göstergesidir! Küresel güçler için bu vesayet savaşında, dünya imparatorluğu ve hegemonyaları adına, karşılıklı olarak ne kadar insanın öldüğü veya öldürdükleri de umurlarında değildir! Tek bir hesap vardır! Hegemonya ve sömürülerinin sadece devamıdır! Tek bir hesap vardır! Karşılıklı olarak öldürülen insanlar üzerinden birbirlerine ne kadar mesaj verebildikleridir!

Bölgemizdeki tüm gelişmeler ve özellikle, Kuzey Iraktaki Barzani bağımsızlık referandumu da bu türden gelişmelerdir. Küresel güçler, bölgemizdeki terör örgütlerine yapmış oldukları askeri ve lojistik yığınaklar da bunun göstergeleridir! Aslında resmen kuşatılıyoruz! Vesayet üzerinden çevreleniyoruz! Neden diye sormayacak mısınız? 100 yıllardır olduğu gibi içerideki işbirlikçileri maharetiyle yürüttükleri Devlet yönetimini; Emir, komuta ve kontrolleri altına tekrardan gelebilmemiz için! Bizler içeride halen bir birimizle uğraşmaya devam edelim! Bizler içeride günlük siyasi ve şahsi kısır çekişmelere devam edelim! Bizler içeride günlük menfaat, komisyon, makam ve rant peşinde koşmaya devam edelim! Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın  içeride özellikle de devlet kademelerinde, yapmaya çalıştığı bazı girişim ve operasyonlar, bu kuşatma ve çevreleme saldırılarına karşılık, büyük bir önlem ve çok büyük bir temizlik harekâtıdır! Tüm bu yaşanan gelişmeleri, anlamayanlar ve inatla da anlamakta zorluk çekenler için bir kez daha hatırlatmak istedim! Devlet ve Millet olarak; Bu kuşatma ve çevreleme operasyonlar ile yaşadığımız bir BEKA, bir VARLIK ve YOKLUK mücadelesidir!

Share This:

Uzaktan Kumandalı Üniversite Dönemi Bitti!

Selçuk Üniversitesi, kurulduğu tarihten itibaren,  altyapı – üstyapı ve teknik  olarak da
gelişme ve büyümesini de bir eğitim kampüsüne de yaşaşır bir şekilde   sürekli olarak değiştirmeye ve  geliştirmeye devam etmiştir. 1980 yılların son demlerinde,  Rektör Halil  Cin hoca,   büyük bir cesaret timsali ve  risk alarak,  üniversitenin şehrin değişik  bölgelerinde ki fakültelerin dağınıklığı, öğrencilerin de erişimi ve yönetim sorunlarını  da dikkate almak suretiyle,  şehrin de  genişleme ve gelişme bölgesi olarak öngördüğü, bugün itibari ile,    üniversitenin bulunduğu   kampüs alanına taşınma  işlemlerine  karar vermişti.  O günlerde alınan  ve uygulamaya geçilen bu taşınma kararı,  Türkiye’nin ekonomik ve siyasi şartları göz önüne aldığımızda  ve  düşündüğümüzde  çok büyük bir  cesareti ve öngörüyü de sergilemektedir. Bir daha seçilme kaygısı olan bir rektör ve  Konyalı olmayan bir  hocanmızın alabileceği bir risk  gibi de  görünmüyor. Üniversitenin bu günlere gelmesinde emeği geçen  tüm rektör, idareci ve personeline  teşekkürlerimi sunar, rahmeti rahmana kavuşanlara da,  Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah’tan Rahmet niyaz ederim.
Selçuk Üniversitesi şehrimizde bulunan ve bünyesinden çıkmış, bir adet devlet ve iki adet  vakıf üniversitesine, kuruldukları tarihten  bu günlere kadar, hem hamilik, hem abilik, hem de lojistik olarak destek vermeye devam etmektedir.  SÜ ismini almış olduğu, Selçuklu kadim  medeniyeti – kültürü ve 42 yılın da  vermiş olduğu bilgi – birikim ve tecrube,  şehirde yeni kurulan üniversitelere,  hamilik ve abiliği de  gerektirmektedir.  Selçuk Üniversitesi; Bugün itibari ile bünyesinde  ki  23 fakülte, 6 enstitü, 6 yüksekokul, 22 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuarı, 3 binin üzerinde akademisyeni, 5 bin idari personeli ve 97.000’i aşkın öğrencisi ile Türkiye’nin en büyük yükseköğrenim kurumları arasında yer almaktadır.

 

Selçuk Üniversitesi kurulduğu tarihten sonra gelişmesi ile birlikte de şehir merkezinde rektörlük  ve  idari yönetim binası da  ihdas edilmiştir. 1990’lı yıllardan sonra ise kampüs bölgesine yeni fakültelerin açılması,  şehir merkezinde bulunan idari birimler  ve fakültelerin de taşınma işlemlerine de hız verilmiştir.  Fakültelerin taşınmasının büyük bir kısmı gerçekleştirilmiştir. İdari birimlerden ise sadece rektör hocaya yönetimde kolaylık ve etkinlik sağlama  noktasında,  aciliyet arz eden birimler şehir merkezindeki  yönetim binasında kalmıştır.  1990’lı yıllardan itibaren kampüs alanında ki büyük  değişim ve gelişmelerle birlikte, rektör adaylık dönemlerinde  ki her bir rektör adayı hocamızın,  acil ve  öncelikli olarak yapılacaklar listesinin birincil sırasında,  yerinden yönetim  ve erişim mantığı  çerçevesinde, şehir merkezindeki rektörkük binası ve idari birimlerin de kampüs bölgesine taşınması hedeflerinin arasında olmuştur. Olması gereken ve doğru olan da zaten budur.  Bugüne kadar tüm tektör adayları hocalarımızın hayali  – hedefi – ideali  ve söylemi  olan, rektörlük  yönetim binası ve idari birimlerin merkezden  kampüs alanına taşınma hedefi; S.Ü. Rektörü Prof. Dr.  Mustafa Şahin hocamıza nasip olmuştur.  Rektör hocama  ve ekibine, buradaki  tüm çalışmaları ve almış oldukları büyük risk ve cesaret örneği için de teşekkürlerimi sunar, başarılar dilerim.

SÜ rektörlük binasının, uzaktan kumandalı durumdan,  yerinden ve etkin bir yönetim mantığı çerçevesinde,  kampüs alanına taşınması ile birlikte rektör hocama, çok daha büyük sorumluluklar ve görevlerde düşmektedir. Rektör hocam, yerinden ve etkin yönetim  ile çevresini sarmış ve bazı doğruları da görmesine – duymasına dahi izin veremeyen,  şarlatan tipteki, üniversite ismine ve markasına zarar veren, fil dişi kulelerinden  ahkam kesen,  bütün küçük dağları da ben yarattım edasındaki akademisyenlerden de arındırmalıdır. Rektör hocam,  sadece seçim döneminde kendisi için çalışan ve oy verenlerin  adamı ve hocası da olmadığını, tamamen bu üniversitedeki  3 bine yakın  akademisyen,  5 bin civarında ki en küçük düzeydeki idari  personel ve  97 bin öğrencinin de rektörü olduğunu,  erişilebilir  ve görüşebilir olması gerektiğini de  sadece  hatırlatmak isterim. Rektör hocam, yerinden ve etkin yönetim  çerçevesinde,  fakülte ve diğer idari  birimleri,  zamanlarının müsait olduğundaki   ziyaretlerinde, sadece çevresini sarmış olan,  akademisyen kimliğine yaraşır duruş – tavır  ve ifadeler de sergileyemeyen kişilerle görüşme ve istişarelerle de,   2023 – 2053 ve 2071 hedefleri doğrultusunda ki Türkiye’nin büyük ve araştırma – geliştirme üniversitesi olamayacağını,  bu hedeflere de ulaşamayacağını – erişemeyeceğini de, bir gazeteci ve iletişimci duyarlılığı ve gözlemlerime dayanarak,  sadece hatırlatmak isterim.

Share This:

Teknoloji Transferine ‘DUR’ diyebilmek için!

Gıda ve Tarım, Dünyada önemi her gün artmaktadır. Dünyada gıda ve tarım alanında çalışmalar yürütmekte olan, bazı stratejistler ileri de gıda savaşların olabileceğini dahi öngörmekteler. Gelişmiş ülkelerdeki gıda israfı ve çok fazla tüketimi, az gelişmiş ve diğer ülkelerle kıyaslandığında,  dünyamızın ileride bir gıda kıtlığı veya gıda – tarım konusunda daha başka sorunlarla karşılaşılabileceğini de hesap etmekteler. Gelişen teknoloji ve teknik elemanların da yeterliliği ile ülkeler gıda güvenliği, sağlıklı ve doğal tarıma yönelik olarak da çalışmalar, araştırma ve geliştirme projelerine de büyük önem atfetmekteler. Devletimiz de bu konuda özellikle de araştırma ve geliştirme projelerine çok büyük önem ve destekler de vermektedir. Tabii ki bu konuda devleti, milleti ve gıda güvenliği konusunda da insanlık için de bir derdi olan bilim adamlarımız ve üniversite yönetimleri de büyük çalışmalar ve gayretler de sarf ediyorlar. Emeği geçen her bir bireye, bu konuda risk alıp yatırım yapan iş adamlarımıza ve tüm bilim adamlarımıza da buradan teşekkürlerimi sunarım.

Devletlerin özellikle de bizim gibi gelişmekte ve az gelişmiş ülkeler, vatandaşlarının refahı adına, tüm altyapı, üstyapı ve sanayi yatırım çalışmalarına hız verirler. Bu yatırımlar bir aşamaya geldikten sonra, teknoloji gelişmiş ve sizin yapmış olduğunuz bu yatırımlar için ek teknoloji yatırımlarına ihtiyacınız olacaktır.  Yani yapmış olduğunuz yatırımlar ile bu güne kadar kazandığınızı tekrardan yeni teknolojinin transferi için ödemek zorunda kalacaksınız! Bu yeni teknolojiyi de almak, transfer etmek zorundasınız! Aksi halde dünya ile rekabet edemezsiniz. Yapmış olduğunuz bu devasa ölçekteki yatırımlarınız artık eski ve demode bir durumdadır! Gelişmiş ülkeler, geliştirmiş oldukları bu teknolojileri bir aşamaya kadar olanı bizim gibi ülkelere satar ve ülke olarak da yeni ve bir üst versiyonunu geliştiremiyorsanız, her daim bu teknoloji ve bilim adamı transferi ettiğiniz ülkelere muhtaç durumdan kurtulamazsınız. Bunun da yolu, bilimin, araştırma ve geliştirmenin merkez üssü konumunda ki üniversitelerimiz ve burada yetişmiş olan beyin bilim adamlarımızdır. Devlet ve millet olarak beyin göçüvermekten ve teknolojiyi de transfer etmekten kurtulmanın zamanı çoktan geldi ve de geçmektedir! Bu konuda ülke olarak ne kadar ivme yakalayabilirseniz dünya ile rekabette de o kadar hızlı ve çabuk mesafe alabilirsiniz. Aksi halde her daim gelişmiş ülkelerin ürettiği bu teknolojiye mahkûm durumdan kurtulamayız ve bu ülkelere de beyin göçü vermeye devam ederiz.

Biyoteknoloji;  İnsan, hayvan ve bitki hücrelerinin fonksiyonlarını anlamak ve değiştirmek amacıyla uygulanan, çeşitli teknikleri ve işlemleri tanımlamak için kullanılan bir terim ve bilim dalıdır. Canlıların iyileştirilmesi ya da endüstriyel kullanımına yönelik ürünler geliştirilmesini, modern teknolojinin doğa bilimlerine uygulanmasını kapsar. Başka bir tanıma göre; Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı ya da bir parçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan ya da mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına denilmektedir. Biyoteknoloji, temel bilim buluşlarını kısa sürede yararlı ticari ürünlere dönüştürebilmesiyle bir anlamda kendi talebini de yaratabilmektedir.

Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi, kısa bir süre önce kurulmasına rağmen, yürüttüğü bilimsel ve ar-ge çalışmaları ile adından sıkça söz ettirmeyi başaran,  Türk tarımına ivme kazandıracak, yeni bir proje için çalışmalarına başladı.   Konya Şeker ve PANKOBİRLİK ile birlikte yürütülecek olan, domates üretimini olumsuz etkileyen organizmaların, kimyasal madde kullanılmadan ortadan kaldırılması amaçlanan bir projeyi de uhdelerine aldı.  Ülkemizde üretilmeyen, yurt dışından ithal ettiğimiz, özellikle gıda alanında daha sonra sağlık alanına da geçecek, kimyasal kullanmadan, bakterilerle domates güvesini öldüren kit üretmek için ar-ge çalışmaları yürütülmektedir. Bu çalışmalar daha sonra özel sektöre de açılacak, istenen kitler milli olarak üretilmiş olacak. Domates güvesi ile mücadelenin yapılacağı bakterilerden üretilecek formulasyonunun olduğu bu kitler, Konya Şeker ve PANKOBİRLİK ortaklığı ile üretilip, Konya Şeker’in seralarında uygulama alanı da bulurken,  Pankobirlik ile Türkiye’de ticari olarak satılmasının da önü açılmış olacaktır. Konya Gıda ve Tarım Üniversitesinin yürütücülüğündeki bu proje; Konya Şeker, PANKOBİRLİK ve Zirai Mücadele Merkez Araştırma Enstitüsü’nün ortaklığında hayata geçmesi için de çalışmalar başlatılmıştır. 

Bu asil milletin ve devletin kalkınması adına, risk alan, özellikle de beyin patlatan bilim adamlarımıza.. Her yıl milyarlarca dolar ödediğimiz teknoloji transferinin de önüne geçebilmek adına  ar-ge çalışmaları yürüten bilim adamlarımıza.. Yetişmiş bilim adamlarımızın da gelişmiş ülkelerdeki devasa ölçeklerde ki projeler için beyin göçüne de izin vermemek adına da yatırım yapan ve risk alan; Bu ülke ve milletimizin de bir ‘SİLİKON’ vadisi neden olmasın, diyebilen!  Hemen bir getirisi olmayan, insanlık için  gıda – tarım güvenliği adına bu alanlara yatırım yapan iş adamlarımıza.. Üniversitelerimizde, işi gücü dedikodu üretmekten arınmış, ona buna laf yetiştirmekten kendini soyutlamış, sadece ve sadece  bu ülke ve millet sevdalısı, bu ülkenin kalkınması için de bir derdi olan, üniversite ismi ve bilim adamına da yaraşır bir şekilde, çalışmalar yürüten, tüm akademisyen hocalarımıza.. Özellikle de araştırma – geliştirme projelerine öncülük eden, katkıda bulunan her bir bireye ve üniversitelerimizdeki araştırma geliştirme projelerinde görev alan ve kurumlarımızın her bir üyesine de buradan tebriklerimi sunar, başarılar dilerim.

 

Share This: