ABD Durmayacak!

2.Dünya Savaşının akabinde, harap olmuş, yeniden kalkınma hareketi başlatması gereken de bir Avrupa karşımızda duruyodu. Sağuk savaş yıllarının da başlaması ile Sovyetler Birliği Avrupa karşısında daha diri ve güçlü bir durumda bulunmaktaydı. ABD soğuk savaş bahanesi ile Sovyetler Birliğininin Avrupa’da daha da etkin olmasının önüne geçebilmek adına, 16 Ülkenin ABD kaynaklı ve destekli olarak Ekonomik kalkınma hareketini başlatması için Marshall ekonomik yardım paketini açıkladı.  16 ülke Sovyetler Birliğinin karşısında ABD’ye daha yakın olabilmesi ve durabilmesi için bu ekonomik kalkınma ve yardım paketi 1948 ve 1951 yılları arasında yürürlüğe girmiş, Senatodan onaylamış  ve ABD 13 Milyar dolarlık bir bütçeyi bu ülkelerde  kullanmış veya kullandırmıştır. Türkiye,  2.Dünya Savaşına girmemiş olmasına rağmen  bu yardım paketlerinden de nasibini almıştır. 1950’yıllarda ilk okula başlayan büyüklerimize bir hatıra sorarsak, ABD’den gelen çikolata ve süt tozları ile ne kadar da Sağlıklı! bir şekilde beslendiklerini anlatacaklardır!! ABD ülkemizde devket yönetimindeki ve  her bir kılcalımıza kadar girmeye başlağı tarihin de adıdır aslında;  2.Dünya Savaşı akabindeki ABD ekonomik Marshsll yardımları!

1980’li yılların son günleri  ve 1990′ yıllarrın başlarında, Almanya’da Berlin  duvarının yıkılması, iki Almanya’nın da birleşmesi ve Sovyetler Birliğinin de dağılması ile birlikte ABD  Dünya ölçeğindeki Küresel güç ve tek adam olmasını perçinlemiştir. ABD bu tarihten sonra yirmi yıl gibi dünya ölçeğinde neredeyse at koşturmuştur. Bu gücün vermiş olduğu cesaretle de dünya milletlerinden çok büyük öfke ve kin de  biriktirmiş ve toplamıştır. 2000’li yılkara geldiğimizde ise Dünyanın en büyük kara parçası, en kalabalık bölgesi, ekonomik olarak da en fazla üreten fakat çok az tüketen  bölgesi ve yer altı – yer üstü kaynaklarının da çok yoğun olduğu bölgede bir Birlik karşımıza çıkıyor; Şanghay Ekonomik İşbirliği Örgütü! Bu birliğin bu bölgedeki üreten güçler tarafından kuruluyor olması dünyanın jandarması konumunda bulunan ABD’yi panikletmiş, ne yapacağına da karar verememiştir. Ne mi olmuştur? Bu birliğin kurulmasından üç ay sonra gibi bir zaman diliminde ABD’de ikiz kulelere saldırılar olmuştur! Kim ve nasıl yapmıştı? Nasıl olabilirdi? Dünya bir anda türbülansa girmişti! Herkes şoktaydı! Dünyanın diğer  bir  güç bölgesinde bir birlik  kurulacak ve bu birlik  de ABD’nin dünya hegemonyal duruşuna da zarar verebilecek bir oluşum olacak! ABD derin devletinin de ellerinin herhalde Armut toplamasını da beklemeyecektik! İkiz kuleler bu birlikteliğe karşılık  ABD’nin kendi içinden verilen bir hazırlık ve cevaptır! İkiz kulelerin vurulmasının  akabinde ABD’ ye karşılık   oluşan bu  birlikteliğin ve  65 ülkenin de kazan kazan işbirliği ve  birlikteliği adına çok büyük hedefi olan YENİ İPEK YOLU PROJESİNİN de ana güzergahı olan iki devleti, Özgürlük!!  getirmek bahanesi ile işgal ve talan etmiştir!! Anladın mı şimdi ikiz kuleler meselesini! Anladın mı şimdi Şanghay işbirliği örgütünün hedeflerini?! Anladın mı şimdi ABD neden vesayet  savaşları üzerinden bu bölgede?! Anladın mı şimdi terör örgütlerine vermiş olduğu  her türlü desteklerin de sebebi hikmetini?! Ruhunu satmadıysan  tabii ki ancak anlayabilirsin! Aksi halde anlamanı beklemek mi, boşuna tabii ki!

Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak,  varlığımızın devamı, milletimizin birliği ve beka sorunu yaşamamak,  bölgemizde  küresel güçler tarafından oluşturulmakta olan karakol devletçiklere izin vermemek adına, askerimiz – polisimiz ve bu aziz ülkenin her  bir vatandaşı,   asil bireyleri olarak da,  dualarımızla ve gerekiyorsa da bedenimizle  bölgede ve sahada olmak zorundayız. 10 bin kilometrelerce uzaktan gelen bir devlete ve askerlerine buralarda ne işin var diye  bir kelime edemeyeceksin, 1200 km. Sınırımız olan bölgede ki  yeni oluşumlara izin vermemek için de  müdahale ve mücadele etmek isteyince de devletini suçlayacaksın, öyle mi?! ABD ve küresel güçler işte senin  gibi işbirlikçi ve içimizdeki korkakların bu duruşundan güç alıyor biliyor musun?! ABD,  bu bölgede 65 ülkenin kalkınma,  kazan kazan  işbirliği – birlikteliği   etkikeşimi olan ” Bir Yol – Bir Kuşak, Yeni İpek Yolu Projesinin” ana  merkezi ve güzergahı konumunda ki güzel ülkemizi kontrol altına alabilmek için her türlü girişim ve saldırılarda bulunacaktır. Cevap vermeyelim mi? Hazırlıklı olmayalım mı, yani?!  Eli kolu bağlı bekleyelim mi? Kaderimize mi razı olalım?! Ne diyorsunuz;  Ey İçimizde ki işbirlikçi ve taşeronlar! Bu  Asil  millet  eğer  uğrunda Ölünecek DEĞERLERİ varsa ve de ölecekse bir defa ADAM gibi Ölmesini bilir! Mevzu Vatan ise gerisi bu asil Milletin her bir ferdi için sadece ve sadece teferruattır!

Türkiye Kuşatılırken!

Osmanlı imparatorluğu, sömürgeci güçler ve içerideki işbirlikçileri maharetiyle, parçalanma ve bölünmenin eşiğine getirildikten sonraki süreçlerde, Türkiye Cumhuriyetinin de kurulması öncesi ve sonraki aşamalarda, küresel güçler, çevremizde kendilerine bağlı küçük, kontrol edilebilir ve uydu devletçikler kurmuşlardır. Acaba neden? Küresel güçler parçalanmış bir imparatorluğun bakiyesi olarak kurulan yeni Cumhuriyetin çevresinde nefes almasına dahi tahammülleri yoktu? Neden? 20 milyon kilometrekare alandan, 780 bin kilometrekarelik alana sıkıştırılan bu yeni devletin;  tarihi, kültürel ve dini bağları olan devletler ve milletler ile bağlantı kurulmasına engel teşkil edebilecek, tüm hazırlıklar ve planlamalarda yapılmıştı. 100 yıllık süreç,  tabii ki küresel güçlerin içerideki işbirlikçi ve taşeron adamları vasıtasıyla da,  bu planları çerçevesinde gelişmiş ve istedikleri gibi de içimizde ve dışarıda at koşturabilmişlerdir. Ne zaman ki devletin işleyişinde, küresel güçlerin 100 yıllık planlarına muğayir bir durum sezildiği anda ise, yine içimizdeki hain ve işbirlikçilerden almış oldukları istihbarı bilgiler muvacehesinde, darbeler ve muhtıralar hiçbir zaman eksik olmamıştır. Tabii ki bizler içerideki vatandaşlar olarak,  çoğu zaman neler olup bittiğini de hiçbir zaman algılayamadık! Devlet yönetimindeki kısır ve şahsi çekişmeler zannettik, tüm bu olup bu gelişmeleri!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti, içimizdeki taşeron fakat tipleri bizden, çipleri ve kontrolleri dış güçlerin ellerinde olan, hain ve işbirlikçilerle en son 15 Temmuz işgal girişiminde ile yüz yüze geldi.  Nasıl olabilirdi? İnsanın aklının alması mümkün olmayan şeylerdi? Bizim gibi ülkelerde, küresel güçler, her daim içerideki adamlarına vermiş oldukları maddi ve manevi vaatler karşılığında, her türlü ihaneti bekleyebilirdiniz! Bu durumu da anlayabilmek çok zordu?  15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimi bu milletin birliği, beraberliği, uyanması ve kenetlenmesi için de bir vesile olmuştur. Her krizin bir fırsatı da beraberinde getirdiği gibi! Tabii bu krizlere ne kadar hazırlıklı olabilir ve önlemlerinizi de millet olarak alabilirseniz, bir fırsattır! Aksi halde,  parça parça olabilir ve beka sorunu ile de karşı karşıya kalabilirsiniz!

Türkiye Cumhuriyeti devleti, son dönemlerde, küresel güçlerin 100 yılardır bizim bölgemizdeki hesapları ve planlamalarına yönelik neler ve ne gibi karşı projelerde üzerinde çalışmaktadır? Neler oluyor da bizim göremediğimiz, anlayamadığız ve yorumlayamadığımız, küresel güçler ve içerideki taşeronlarının tamamını harekete geçirecek? İçeride ki 1000 yıllık uyuyan hücrelerini her ilimizde ivme kazandıracak? Demek ki Devlet olarak birilerinin menfaatleri ve nasırlarına dokunuyorduk; 100 yıllar sonra! Hakikaten neler oluyordu, bölgemizde? Anlayan birinin bu durumu da açıklaması gerekiyordu? Neler oluyor? Olan şeyler doğal bir durumdu, aslında!  Bir devlet, milleti ile birlikte, beka sorunu yaşamamak adına, varlık – yokluk mücadelesi olarak, 100 yıl önceki yaşanan kocaman imparatorluğun parçalanma sürecine tekrardan girmemek adına bir duruş sergilemekteydi. Bu yaşananların bir daha tekrarı da olmayacaktır! Bugün veremediğiniz duruş ve tepkilerinizi bir daha vermek için zaman, imkân ve fırsatınız da olmayacaktır! Vakit şimdi! Bu devlet ve miller, BEKASI ve VARLIĞI adına bu duruşu ve tepkileri vermekte olduğu için küresel güçler ve içerideki işbirlikleri maharetiyle bir kuşatma ve çevreleme girişimlerine maruz kalmaktadır!

Kürsel güçlerin kendi adlarına bir birleri ile karşı karşıya gelmek suretiyle karşılıklı savaş dönemleri artık tarihin tozlu sayfalarında kalmıştır. Küresel güçler, çıkarları doğrultusunda yürümeyen bölgelerde, kurmuş oldukları terör örgütleri üzeriden vesayet ve vekâlet savaşlarına dünyamız sahne almaktadır. ABD’nin Las Vegas eyaletinde yaşananlar da bunun bir göstergesidir! Küresel güçler için bu vesayet savaşında, dünya imparatorluğu ve hegemonyaları adına, karşılıklı olarak ne kadar insanın öldüğü veya öldürdükleri de umurlarında değildir! Tek bir hesap vardır! Hegemonya ve sömürülerinin sadece devamıdır! Tek bir hesap vardır! Karşılıklı olarak öldürülen insanlar üzerinden birbirlerine ne kadar mesaj verebildikleridir!

Bölgemizdeki tüm gelişmeler ve özellikle, Kuzey Iraktaki Barzani bağımsızlık referandumu da bu türden gelişmelerdir. Küresel güçler, bölgemizdeki terör örgütlerine yapmış oldukları askeri ve lojistik yığınaklar da bunun göstergeleridir! Aslında resmen kuşatılıyoruz! Vesayet üzerinden çevreleniyoruz! Neden diye sormayacak mısınız? 100 yıllardır olduğu gibi içerideki işbirlikçileri maharetiyle yürüttükleri Devlet yönetimini; Emir, komuta ve kontrolleri altına tekrardan gelebilmemiz için! Bizler içeride halen bir birimizle uğraşmaya devam edelim! Bizler içeride günlük siyasi ve şahsi kısır çekişmelere devam edelim! Bizler içeride günlük menfaat, komisyon, makam ve rant peşinde koşmaya devam edelim! Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın  içeride özellikle de devlet kademelerinde, yapmaya çalıştığı bazı girişim ve operasyonlar, bu kuşatma ve çevreleme saldırılarına karşılık, büyük bir önlem ve çok büyük bir temizlik harekâtıdır! Tüm bu yaşanan gelişmeleri, anlamayanlar ve inatla da anlamakta zorluk çekenler için bir kez daha hatırlatmak istedim! Devlet ve Millet olarak; Bu kuşatma ve çevreleme operasyonlar ile yaşadığımız bir BEKA, bir VARLIK ve YOKLUK mücadelesidir!

Uzaktan Kumandalı Üniversite Dönemi Bitti!

Selçuk Üniversitesi, kurulduğu tarihten itibaren,  altyapı – üstyapı ve teknik  olarak da
gelişme ve büyümesini de bir eğitim kampüsüne de yaşaşır bir şekilde   sürekli olarak değiştirmeye ve  geliştirmeye devam etmiştir. 1980 yılların son demlerinde,  Rektör Halil  Cin hoca,   büyük bir cesaret timsali ve  risk alarak,  üniversitenin şehrin değişik  bölgelerinde ki fakültelerin dağınıklığı, öğrencilerin de erişimi ve yönetim sorunlarını  da dikkate almak suretiyle,  şehrin de  genişleme ve gelişme bölgesi olarak öngördüğü, bugün itibari ile,    üniversitenin bulunduğu   kampüs alanına taşınma  işlemlerine  karar vermişti.  O günlerde alınan  ve uygulamaya geçilen bu taşınma kararı,  Türkiye’nin ekonomik ve siyasi şartları göz önüne aldığımızda  ve  düşündüğümüzde  çok büyük bir  cesareti ve öngörüyü de sergilemektedir. Bir daha seçilme kaygısı olan bir rektör ve  Konyalı olmayan bir  hocanmızın alabileceği bir risk  gibi de  görünmüyor. Üniversitenin bu günlere gelmesinde emeği geçen  tüm rektör, idareci ve personeline  teşekkürlerimi sunar, rahmeti rahmana kavuşanlara da,  Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah’tan Rahmet niyaz ederim.
Selçuk Üniversitesi şehrimizde bulunan ve bünyesinden çıkmış, bir adet devlet ve iki adet  vakıf üniversitesine, kuruldukları tarihten  bu günlere kadar, hem hamilik, hem abilik, hem de lojistik olarak destek vermeye devam etmektedir.  SÜ ismini almış olduğu, Selçuklu kadim  medeniyeti – kültürü ve 42 yılın da  vermiş olduğu bilgi – birikim ve tecrube,  şehirde yeni kurulan üniversitelere,  hamilik ve abiliği de  gerektirmektedir.  Selçuk Üniversitesi; Bugün itibari ile bünyesinde  ki  23 fakülte, 6 enstitü, 6 yüksekokul, 22 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuarı, 3 binin üzerinde akademisyeni, 5 bin idari personeli ve 97.000’i aşkın öğrencisi ile Türkiye’nin en büyük yükseköğrenim kurumları arasında yer almaktadır.

 

Selçuk Üniversitesi kurulduğu tarihten sonra gelişmesi ile birlikte de şehir merkezinde rektörlük  ve  idari yönetim binası da  ihdas edilmiştir. 1990’lı yıllardan sonra ise kampüs bölgesine yeni fakültelerin açılması,  şehir merkezinde bulunan idari birimler  ve fakültelerin de taşınma işlemlerine de hız verilmiştir.  Fakültelerin taşınmasının büyük bir kısmı gerçekleştirilmiştir. İdari birimlerden ise sadece rektör hocaya yönetimde kolaylık ve etkinlik sağlama  noktasında,  aciliyet arz eden birimler şehir merkezindeki  yönetim binasında kalmıştır.  1990’lı yıllardan itibaren kampüs alanında ki büyük  değişim ve gelişmelerle birlikte, rektör adaylık dönemlerinde  ki her bir rektör adayı hocamızın,  acil ve  öncelikli olarak yapılacaklar listesinin birincil sırasında,  yerinden yönetim  ve erişim mantığı  çerçevesinde, şehir merkezindeki rektörkük binası ve idari birimlerin de kampüs bölgesine taşınması hedeflerinin arasında olmuştur. Olması gereken ve doğru olan da zaten budur.  Bugüne kadar tüm tektör adayları hocalarımızın hayali  – hedefi – ideali  ve söylemi  olan, rektörlük  yönetim binası ve idari birimlerin merkezden  kampüs alanına taşınma hedefi; S.Ü. Rektörü Prof. Dr.  Mustafa Şahin hocamıza nasip olmuştur.  Rektör hocama  ve ekibine, buradaki  tüm çalışmaları ve almış oldukları büyük risk ve cesaret örneği için de teşekkürlerimi sunar, başarılar dilerim.

SÜ rektörlük binasının, uzaktan kumandalı durumdan,  yerinden ve etkin bir yönetim mantığı çerçevesinde,  kampüs alanına taşınması ile birlikte rektör hocama, çok daha büyük sorumluluklar ve görevlerde düşmektedir. Rektör hocam, yerinden ve etkin yönetim  ile çevresini sarmış ve bazı doğruları da görmesine – duymasına dahi izin veremeyen,  şarlatan tipteki, üniversite ismine ve markasına zarar veren, fil dişi kulelerinden  ahkam kesen,  bütün küçük dağları da ben yarattım edasındaki akademisyenlerden de arındırmalıdır. Rektör hocam,  sadece seçim döneminde kendisi için çalışan ve oy verenlerin  adamı ve hocası da olmadığını, tamamen bu üniversitedeki  3 bine yakın  akademisyen,  5 bin civarında ki en küçük düzeydeki idari  personel ve  97 bin öğrencinin de rektörü olduğunu,  erişilebilir  ve görüşebilir olması gerektiğini de  sadece  hatırlatmak isterim. Rektör hocam, yerinden ve etkin yönetim  çerçevesinde,  fakülte ve diğer idari  birimleri,  zamanlarının müsait olduğundaki   ziyaretlerinde, sadece çevresini sarmış olan,  akademisyen kimliğine yaraşır duruş – tavır  ve ifadeler de sergileyemeyen kişilerle görüşme ve istişarelerle de,   2023 – 2053 ve 2071 hedefleri doğrultusunda ki Türkiye’nin büyük ve araştırma – geliştirme üniversitesi olamayacağını,  bu hedeflere de ulaşamayacağını – erişemeyeceğini de, bir gazeteci ve iletişimci duyarlılığı ve gözlemlerime dayanarak,  sadece hatırlatmak isterim.

Barzani ve Bir Yol Savaşı!

Küresel Güçler,  Dünya ölçeğinde ki, sömürü ve hegemonyalarının devamı adına, her dönem,  kaos ve savaş çıkarmaktan hiç çekinmezler. Küresel güçler,   sadece ve sadece,  ülkeleri  ve ülke insanlarının refahı – zenginliği için  ekonomik kaygılarla, diğer bölgelerdeki,  yer altı ve yer üstü kaynaklara  da kolay bir şekilde  ulaşmayı , erişebilmeyi planlar ve ona göre de  bu bölgelerde her türlü  kaos ve savaşlar çılarmaktan  da hiç bir zaman geri durmazlar. Bu işleri yaparken,  doğrudan  yapamadıkları dönemlerde ise kurmuş oldukları terör örgütlerini de, bu  bölgeleri  sadece karıştırmak ve kışkırtmakla hedeflerine ulaşmayı  planlar ve denerler.  Küresel güçler, başarıya ulaşabilmek için her bir yolu ve yöntemi,  bu terör örgütlerine de verilebilecek tüm lojistik, tüm  teknik,  tüm eğitim, her türlü  silah  ve diğer destekleri de hiç bir zaman eksik etmez ve de  sakınmazlar. Neden? Ne için yaparlar  tüm bu işleri? Babalarının hatırı için değil tabii ki! Koca koca  küresel güç ve devletlerin,  bir hesabı ve kitabı da mutlaka vardır ve de olmalıdır! Varlıklarının devamı ve de dünyada süper güç olma yolunda ki  hegemonyalarının sürdürülebilirliği adına yaparlar, tüm bu kirli ve de pis  işleri!

Küresel güçler, Hegemonyalarının sadece devamı için,  1. ve 2. Dünya savaşlarında, milyonlarca insanın ölmesine, milyonlarcasının evlerini ve  yurtlarını terk etmelerine, kaybolmalarına  ve sakat kalmalarına  da sebep olmuştur.  Küresel güçler, Neden yapmıştır tüm bunları? Bu kadar insanın ahını  almak için, sadece,  dünyalıklar adına değer mi? Medeniyet ve kültür  farkı da  budur işte! Var mı dır bizim kültürümüz ve medeniyetmizde, bir insanın ölümü ve  zarar görmesi üzerine kurulabilecek bir mutluluk ve huzur abidesi! Olabilir mi böyle bir şey! Küresel güçlerin refahı  için her şey  ama her şey normaldir, olabilir ve de  yapılabilir! Bizim medeniyetimizin  temeli ve özü, İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın!  Bir  İnsanın  ölümü ve insanlığın da yok olması  üzerine kurulabilecek bir refahı ve de bir  mutluluğu, tabii ki kabul edemeyiz!

Küresel  ve bölgesel güçler, 1. Dünya savaşından önce,  saflar  belirginleşmiş, taraflar ve bloklar netleşmiş, savaşın çıkması için de sudan bir sebep, bir bahane ve bir kıvılcımın  çakması  sadece aranmakta ve de beklenilmektedir.  Küresel güçler ve onların  bölgemizde cirit atmakta olan  arkeolog kimlikli ajanları tarafından dolduruşa gelen, gazlanan ve hangi vaatlerle olduğu da sır olarak kalan, Sırplı bir öğrencinin ‘Avusturya – Macaristan’  İmparatoruna suikast düzenlemesi, 1. Dünya savaşının kıvıcımını ve fitilini de ateşlemiş oldu. Küresel güçlerin istediği bir göz, bir Sırplı öğrenci onlara verdi tam çift göz!  Dünya  Savaşının  bahanesi bulunmuş  ve bölgemiz tam bir kan deryasına dönmüş oldu. Bu savaşlarda Dünya ölçeğinde,  minimum 136  ile  148 milyon arasında bir insanın  öldüğü düşünülmektedir. 1. Dünya savaşının kıvılcımı ve fitili;   tek bir  silah,  tek bir  mermi, bir sırplı öğrenci, bir imparator ve bir suikast! Sonuç! Tüm bunların sonunda ne mi olmuştur? Dünya ölçeğinde,  Milyonlarca insanın ölümü, dört  adet dünya imparatorluğu devletin  yıkılması –  parçalanması, küresel güçler tarafından  yönetilebilir ve  de kontrol edilebilir, irili ufaklı yüzlerce devletciklerin ortaya çıkarılması! Tüm bunlar yetmez gibi!  İnsanlık adına da dersler alınmamış gibi! Küresel güçler, yeniden bir  planlama, bir  bölme  ve de bir parçalama girişimlerine,  tekrardan ve yeniden bir haritalama operasyonlarına, dünya ve özellikle de bölgemiz sahne almaktadır.

Bu güne baktığımızda neler yaşanmakta ve ne gibi işler olmaktadır?  Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetimi bağımsızlık ilanı yönünde bir adım atmak suretiyle, bir referandum yapmaya kalkışmıştır.  15 yıldır, silah  ve zorbalıkla  boşaltığınız, insanlarını da başka bölgelere sürgün ettiğiniz  topraklarda mı,  yapacaksınız, bu referandumu?  Bunun adına da Bağımsızlık referandumu, diyeceksiniz öyle mi? Barzani ne yapmaya çalışıyor ki? Kim ve hangi güç, Barzaniye,  bu referandum  için talimat ve emirler vermektedir ki?  Barzani ve arkasında ki güçler, neyin Kıvılcımını ateşlemeyi planlamaktadır ki? Bu günün dünden,  yani 100 yıl öncekinden, 1. ve 2.Dünya savaşlarından öncesi konjonktutel durumdan bir farkı var mıdır? Dünya ve bölgemiz bir dejavu mu yaşamaktadır? Yoksa bizler, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Milleti olarak, bu işleri biraz abartıyor ve de çok mu büyütüyoruz ki? Devlet olarak,  yapılan tüm hazırlıklar,  tüm askeri ve diğer tedbirler normal midir? Tabii ki doğaldır ve de normal bir durumdur.  Devletimizin  bekası ve Milletimizin de birliği için yapılanlar azdır. Daha  fazlası da yapılmalıdır! Sen bu bölgeye 3 bin tır silahı,  kime ve kimlere, ne için yığmıştın? Sınırlarını korumak  için mi?  Zevk olsun diye mi? Spor olsun diye mi? Git başka bölgede,  özellikle de kendi sınırlarında yığınak yap,  tüm bu askeri hazırlıkları,  hem de zevkine ve de  spor olarak! Barzani bu referandum ile Dünya savaşını mı çıkarmayı planlamaktadır ki? Ağababaları böyle bir görev vermiş olabilirler mi ki? Ağababalarının yaşaması,  dünya hegemonyalarının da devamı ve sürdürülebilirliği adına, öncelikle durdurmayı veya denetimleri altına almayı  da planladıkları, 65 ülkenin de altına  imza koyduğu;  Kalkınma – Refah ve Zenginlik  projesi olan “”Bir Yol, Bir Kuşak – Yeni İpek Yolu”” savaşının fitilini ve kıvılcımını mı da ateşlemek görevini mi  vermişlerdir; Barzaniye, kendi ifadelerinde ki, bağımsızlık referandumu ile! Bilemiyorum ki!

Savaşın Ayak Sesleri!

Dünya ve özellikle bölgemiz  yeniden bir dizayn  ve paylaşım girişimlerine sahne olmaktadır. Küresel Güçler,  100 yıl önce yarım bıraktıkları etnik  haritalama ve bölme işlemlerine son bir hızla devam etmek için her  bir fırsatı ve konjonktutel durumu bahane edip  kullnanıyorlar. Bunun için de içeriden ve dışarıdan sürekli bir  yeni işbirlikçiler ve taşeronlar ağababalarına  hizmete ve  uşaklığa hazır ve nazır durumda beklemektedir.  Bu bölge de uşaklar  ve işbirlikçiler olmadan  olumsuz bir girişimlerin olmasını da beklemek hayal olur. Her dönemde,  bir hain veya uşak, küresel güçlerin  bu bölgelerdeki kaos planlarına matuf olarak  emir ve komuta için hazır durumda bekketilmeye  devam etmiştir.

Küresel güçler planlamalarına bizler gibi anlık ve günlük olarak yapmıyorlar. Kabaca 100 yıllık planlarla gelmeye devam ediyorlar. Osmanlı İmparatorluğunu  bölme ve parçalama gşrişimlerinde,  her daim yanlarında ve hizmetlerinde olan  bizden görünümlü fakat nesepleri ve  cibilliyetleri farklı olan Aileler, bu gün de tekrardan harekete geçirilmiştir. Neden? Bu nasıl bir planlama?  Böyle bir çalışmaları bu güçler  nasıl ve hangi arada  yapıyorlar ki? Bizim gibi devlet ve milletlerin anlayamadığı ve de kavrayamadığımız girişimler, tüm bunlar!

Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi, küresel güçlerin gazlaması ve 100 yıllık yarım kalan hesap – planları çerçevesinde  ise 25 Sylül tarihinde, bölgemiz ve kendileri için de yanlış bir girişim için harekete geçirilmiştir. Barzani ne yapmaya çalışmaktadır?  Barzani bu girişimi başarı ile sonuçlansa dahi bu devletin yönetim ve denetimini kendilerine de bırakabileceklerini mi zannediyor ki? Küresel  güçler dünya ve  bölgesel hegemonyaları için bu defa da Barzaniyi  ve Kürt kardeşlerimizi kullanmaya ve onlar üzerinden bu bölgeyi karıştırmayı planlamaktadır! Yani yine milyonlarca insanımız canı ile ödeyebileceği hain bir  ve karanlık bir plan! Bu bölgede kurulması planlanan küçük, yönetilebilir ve yönlendirilebilir  devletçikler ile bölgenin zenginliklerine küresel güçler sadece  konmayı da planlamaktadır. Bölge devletlerinin bir ve beraber olması bu girişimlerin önüne geçecektir! Bölge devletlerinin bir ve beraber hareket etmesi bu bölgeye huzuru, barışı, selameti ve zenginliği de getirecektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimi akabinde, yerli ve milli bir seviyeye ve noktaya gelmiştir. Emir ve komuta zinciri de tamamen yerli ve milli olmuştur. Daha önceden Emir – Komuta kademesinde ki  inkıtaya uğrayan emir ve talimatlar  bu defa devletimizin birliği ve milletimizin de beraberliği için  yürürlüğe konmaktadır.  Türk Silahlı kuvvetletiniz, Kuzey Irak ve Kuzey Suriyede küresel güçler tarafından  planlanmakta olan koridor veya devletçikler için  BEKAMIZ ve VARLIĞIMIZ adına hatekete geçmiştir. ABD tarafından  destekli,  1300 tır silah ve de  lojistikle  bir şekilde donatılan,  YPG ve PYD  terör örgütlerine karşı da Türk Sikahlı kuvvetlerimiz her birimi ile Teyakkuza geçirilmiştir. Olması gereken de budur!  Allah;  Türk Silahlı kuvvetlerimizin her bir evladına bu devletin bekası ve de bu milletin birliği için yapmış oldukları tüm çalışmalar da  yar ve yardımcı olması dileklerimle, başarılar dilerim.

Konya Teknik Üniversitesi Kurulmasına matuf; Selçuk Üniversitesi Tekrar Bölünüyor?

Selçuk Üniversitesi, 11 Nisan 1975’te yürürlüğe giren, 1873 Sayılı Kanunla öngörülmüş ve bu kanuna istinaden kurulmuştur. 1976 – 1977 eğitim – öğretim yılında, Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi olmak üzere 2 fakülte, 7 bölüm, 327 öğrenci ve 2 kadrolu öğretim üyesi ile faaliyete geçen Selçuk Üniversitesi, 1982 yılına kadar, kayda değer bir gelişme gösterememiştir. Selçuk Üniversitesi için atılım yılı 1982’den sonra olmuştur.

Selçuk Üniversitesi; Bu gün itibari ile bünyesinde 21 fakülte, 6 enstitü, 6 yüksekokul, 22 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuarı, 3 binin üzerinde akademisyeni, 5 bin idari personeli ve 90.000’i aşkın öğrencisi ile Türkiye’nin en büyük yükseköğrenim kuruları arasında yer almaktadır. Şehrimizde bulunan bir adet devlet ve iki adet vakıf üniversiteleri de bünyesinden çıkmıştır. Bu üniversitelerimize akademisyen noktasında ve diğer konularda her zaman abilik ve hamilik görevlerine de devam etmektedir.

Şehrimizde yılardan beridir, bir Teknik Üniversite ihtiyacı olduğu ve kurulması gerektiği noktasındaki serzenişleri ve sitemleri sürekli olarak yetkili isimlerden duymaktayız. 2010 yılında Konya Üniversitesi kurulurken aynı konuşmaları hatırlayanlarımız vardır. 

Teknik Üniversite kurulması için halis bir niyetle çıkılan hedef, daha sonradan yol kazalarına sebebiyet verdi.  Selçuk Üniversitesinin kopyası, benzeri ve rakibi, ilk beş yılında neredeyse yönetilemez boyutlara gelen devasa bir devlet üniversitemiz daha oldu.

Yönetilemez kavramını neden ekliyorum diye soracak olan dostlarıma da, Sayın Rektör hocalarımızın sürekli basın toplantılarında ifade ettikleri, 35 bin öğrenciyi geçen bir üniversite gerçekten de yönetilemez boyutlara ulaşmaktadır vurgularında olduğu gibi.

Selçuk Üniversitesi bünyesinden yeni bir Üniversite daha mı doğmaktadır?  Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüsü kurulma çalışmaları, Teknik Üniversitenin alt yapısı için yapılmakta olan bir çalışmalar bütünü müdür?  Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüsü, Teknik Üniversite kurulması için çıkılan hedef daha önceki halis niyetlerde olduğu gibi bir yol ve iletişim kazalarına sebebiyet vermeden tamamlanır; Teknik üniversite bu şehrin çok acil ve önemli bir ihtiyacı ise tabii ki…

Konya ili, Selçuklu İlçesi, Dikilitaş Mahallesindeki bazı taşınmazlar ve üzerindeki varlıkların ‘’Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüs Sahası’’ olarak kullanılması ve tahsis nedeninin tapu siciline şerh edilmesi kaydıyla 4046 sayılı kanunun 2/i maddesine istinaden, Bila bedel Maliye Hazinesine devredilmesine ilişkin Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun (ÖYK)  28 Aralık 2016 tarihli kararıyla, toplamda 5 adadan oluşan yaklaşık 900 Bin metrekare taşınmazların Selçuk Üniversitesi’ne tahsis işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu karar Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından 10.02.2017 tarihinde Selçuk üniversitesi rektörlüğüne de bildirilmiştir.

Şehirlerin gelişiminde, Üniversite – Sanayi işbirliğinin önemi gerçekten de çok büyüktür. Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüs alanı bu hedefe matuf olarak hayata geçecektir.  Konya Sanayisinin bilimsel altyapısını oluşturmak ve üniversite  –  sanayi işbirliğini geliştirebilmek adına, sanayi bölgesi içerisinde yeni bir kampüs oluşturulması ve bu yeni kampüste,  halen eğitimlerine devam eden yaklaşık 22.000 öğrencisi olan Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu’nun taşınması da planlanmaktadır.

Üniversite – Sanayi işbirliği çerçevesinde SÜ bünyesinde bulunan diğer fakülte ve meslek yüksekokullarının neden bu sanayi kampüs alanı planlamasında alınmadığını da anlayabilmiş değilim? SÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Şahin hocamın kamuoyunu ve üniversite camiasını bu konuda aydınlatıcı bir açıklama yapacaklarını da düşünüyorum.

Selçuk üniversitesinde halen eğitimlerine devam etmekte olan; Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Teknik Eğitim Fakültesi, Teknoloji Fakültesi,  üniversite – sanayi işbirliği içerisinde olan fakülte ve meslek yüksekokullarından, sadece 3 adedi,  Sanayi Kampüs alanına, neden tercih edilmiştir? Bu tercihte üniversite yönetiminin başkaca bir niyetleri mi bulunmaktadır?

Üniversite yönetimi bu kararları alırken fakülte yönetimleri ve akademisyen hocalarımızla istişareler sonucunda mı alınmaktadır? Yoksa ben yaptım oldu şeklinde bir yönetim ve üslup mu sergilenmektedir? Bir İletişimci ve gazeteci duyarlılığı çerçevesinde daha önceki halis niyetlerle çıkılan daha önceki Teknik Üniversitede olduğu gibi bir ‘ yol ve iletişim kazalarına ‘ sebebiyet vermeden,  önlemler ve tedbirlerin alınabilmesi adına, sadece soruyorum.

Üniversite sanayi işbirliğini çerçevesinde; Teknik Üniversitenin alt yapısını oluşturabilmek adına, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, Selçuk Üniversitesi bünyesinde Sanayi Kampüs Alanının kurulabilmesi için şehrimizdeki tüm Siyasiler,  Konya Valisi, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı ve diğer paydaşların çok önemli desteklerini görmüştür.

 Şehirlerin ve ülkelerin kalkınması için çok önemli bir yeri olan Üniversite Sanayi işbirliğinin ve Teknik Üniversitesinin ön hazırlık çalışmaları niteliğindeki SÜ Sanayi Kampüs Alanının arazi tahsis ve diğer çalışmalarını yürüten, emeği geçen tüm yetkililere ve çalışanlara teşekkürlerimi sunar, başarılar dilerim.

Eleştiri Kültürünü İçselleştirebilmek!

Eleştiri; Bir kurum veya bir kuruluşun yaptığı işleri, yatırım vb. hakkında, doğru veya yanlış olduğu ile ilgili olarak, bir gazete köşesinde, bir dergide veya günümüzde artan önemi ile sosyal medya üzerinden, olumlu ve yapıcı olarak yapılan bir fikir veya düşünce beyanıdır.   Birey olarak, gezdiğimiz yerlerde, gördüklerimiz ve kamuoyundan aldığımız bilgiler çerçevesinde, kamu idaresi ve kurumlarımızın yapmış olduğu işlerle ilgili olarak, eleştirel yazılar ve haberler de yapıyoruz. Buradaki amaç, sadece kamuoyunun doğru olarak bilgilenmesi ve kurumlarımızın da yapmakta olduğu işler ve yatırımlarla ilgili, kurum körlüğü oluşmaması adına,  bir üçüncü göz olarak, yapılmakta olan işle ilgili bir fikir veya düşünce beyanıdır. Yani eleştiride hedef yapıcı olmaktır; Yıkıcı olmamaktır. Yapıcı olan her bakış açısı ve düşünce, bireylerin,  toplumların ve kurumlarımızın gelişmesine de sebebiyet verir.

Yenilikçi düşünce ortamı, eleştiri kültürünü gerektirir. Eleştirinin olmadığı yerde, yenileşmeden ve rekabetten de söz edilemez. Bu nedenle eleştirel bakış açısı gelişmenin ve geliştirmenin de anahtarı olarak kabul etmeliyiz. Aslında yaratıcılığı ve yeniliği besleyen, eleştirel bakış ve eleştiri kültürünü desteklemek gerekir. Eleştirel düşünce ve ifadeler, gözlem ve bilgiye dayalı, sonuç ve çözüm odaklı olmalıdır.  Yoksa dayanaksız,  bilgi ve belge olmaksızın yapılan eleştirinin yapıcı olmasını beklemek de safdillik olur. Bizim kültürümüz de eleştirinin esası fiile yöneliktir; Fail ile uğraşılmaz. Failin, onuru, haysiyeti ve şahsiyeti kutsaldır. Asıl olan, failin yapmakta olduğu fiile yönelik bir fikir veya düşünce beyanıdır.  Fail ve failin özelliklerine yönelik eleştiriler çoğu kez dedikodu, suçlama, şikayet, saldırı,  dışlama vb. nitelikler taşır ve bunların bizim eleştiri kültürümüzde ve medeniyetimizde yeri ve değeri yoktur.

Eleştiri kültürü öncelikle aileden başlamalı;  Birey eleştiriye açık olmayı öncelikle ailesinden öğrenmelidir. Eğitim kurumlarımız da bu eleştiri altyapısının üstüne ilaveler ve eklemeler yapmalıdır. Eleştiri kültürünün verilmesi gereken en öncelikli kurumlarımızdan birisi de üniversitelerimiz olmalıdır. Birey, eleştiriye açık olmayı, eleştiri kültürünün,  bilimin ve gelişmenin beşiği, yuvası olarak kabul ettiğimiz üniversite kurumlarımızda öğrenmeli ve içselleştirmelidir. Eleştiriye açık olmayan, bir üniversite rektörü, bir fakülte dekanı, bir bölüm başkanı, bir yüksek okul müdürü veya diğer yöneticilerin olduğu bilimin beşiği ve merkezi üniversite eğitim kurumlarımızda,  geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, nasıl eleştiri kültürüne sahip olabilecektir. Eleştiri kültürünü içselleştirmesi gereken bir kurumda bu kavram, bu fiil neredeyse yasaklanmış, yok noktasında kabul edilmiş bir durum ve konumdadır.

Bir İletişimci ve gazeteci duyarlılığı çerçevesinde,  sürekli olarak vatandaşlarımızla ve iş adamı dostlarımızla şehrin genel durumu hakkında sohbet ediyoruz. Sohbetler genellikle de şehri idare edenler ve yapmakta oldukları işlere kadar gelmektedir. Şehri idare edenler tarafından, yapılan işler ve yatırımların yanlış olduğu veya gerçekten de yapılan bu işlerin doğruluğu, hatta gecikmiş bir yatırım veya bir iş olduğu da kamuoyundan sürekli olarak aldığımız geri bildirimlerdir.  Bir gazeteci ve iletişimci olarak bizler de bir kamu işi yapmakta olduğumuzun bilinci ile şehri yönetenlerin yapmış oldukları bu işler ve yatırımları kamuoyunun doğru ve şeffaf olarak bilgilendirmek ve aydınlatmak gibi bir görevimiz çerçevesinde,  bu bilgiler dâhilinde, bir köşe yazısı veya bir haber yapmaktayız. Yazmış olduğumuz bu  eleştirel  haber veya  köşe yazısından kaynaklı, vatandaşlarımız tarafından zannedilmesin ki tebrikler ve teşekküre boğulduğumuzu.. Kurum yöneticileri veya yandaşlarından aldığımız karşıt eleştiriler, hakarete varan ifadeler, kurum yöneticilerinin telefonlarımıza dahi bakmaması, diğer olumsuz davranış ve tutumlar da bu mesleğin bir sadakası olsa gerekir, diye düşünüyorum.

Bizim kültürümüzün ve medeniyetimizin temeli, yapılan iş ve fiille ilgili, olumlu ve yapıcı eleştiridir. Bizim kültürümüzde esas olan fiildir, fail değildir. Hz. Peygamber efendimiz bir iş yapacağı zaman, Ashab-ı Kiram hemen müdahalede bulunurlardı; Efendim, yapacağınız bu işle ilgili, kendi şahsi görüşünüz mü, yoksa bu konu hakkında Sonsuz Kudret Sahibi Hz. Allah’tan bir vahiy geldi mi, şeklinde… Hz. Peygamber efendimiz, şahsi görüşü olduğunu,  konu ile alakalı bir vahiy gelmediğini beyan ettiklerinde ise, Ashabı kiram hemen derler ki; Bu işin bu şekilde yapılması yanlış, şöyle şöyle olursa, yapılırsa daha doğru ve sonuç odaklı olacaktır, diye… Hz. Peygamber de siz kimsiniz, benden daha mı iyi bileceksiniz, ben bir peygamberim vb. ego, afra tafra yapmadan, Ashab-ı Kiramın dediği şekilde o işi yaparlardı. Acaba neden? Bizlere bu güne yönelik olarak bir şeyler mi demek istediler ki?  Günümüzün tüm yönetici, idareci ve başkanlarımıza, Hz. Peygamber efendimizin ve Ashabı kiram arasında, yapılacak olan bir işle ilgili yaşananların örnek ve rehber olabilmesi dileklerimle.

‘Reklamcı; sahanın tozunu yutan kişidir’

konya'da reklamcılık ve iletişim sektörü
Memleket Gazetesi Reklam Satış Müdürü, İletişim Uzmanı Ahmet ÜNVER; hayatını tecrübelerini, İletişim, Medya ve Reklam Sektörüne dair bilgilerini Selçuk Üniversitesi Reklamcılık Bölümü öğrencileri ile paylaştı.

—Sizin dilinizden kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Ahmet Ünver kimdir? Nasıl ”Merhaba Dünya” demiştir?

1969 Konya Akören doğumluyum. İlkokul ve ortaokulu Akören’de okudum. Konya Anadolu Ticaret Lisesi mezunuyum. Çukurova Üniversitesi Ceyhan Meslek Yüksek Okulu Pazarlama bölümünü kazandım. İki yıl öğrenim gördükten sonra dönem 3.sü olarak öğrenimimi tamamladım.1990 yılında Gıda Toptancıları Çarşısında distribütör bir firmaya muhasebeci olarak başladım. Daha sonda Satış ve Pazarlama müdürlüğü yaptım. 1993 senesinde Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi yeni açıldığı için Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümüne ne dikey geçiş yaptım. 2011 yılında yüksek lisansımı tamamladım.

  -Neden Reklamcılık desek neler söylersiniz?

İlk temel etken insanları seviyor olmam diyebilirim. Bu etkenden yola çıkarak ise reklamcılık sahada yapılması gereken,  masa başı iş olmadığı için günlük piyasa bilgilerini, piyasa ilişkilerini takip ederek ilişki yönetimine ilgi duyduğum ve benimsediğim için reklamcılık diyebilirim. Ayrıca reklam sektörü sahada bir iş olduğu için sahada etkin olmayan, içinde bulunmayan bir kimse reklamcı olamaz. Bir reklamcı; müşterisinin backgroundunu iyi analiz edebilen, müşterisini çok iyi tanıması gereken bir kişidir.

—Konya’da Reklamcılık Sektörü hakkında düşüncelerinizi ifade edebilir misiniz?

İletişim Fakültesindeki hocalarımızın reel sektörde iletişimi, reklamcılığı anlatması eleştirmesi ve geliştirmesi gerekmektedir. Bu işin Uzmanı konumundaki bir hocamızın köşe yazıları ve diğer etkinlikleri ile sektör kendine çeki düzen vereceğini düşünüyorum. İşin uzmanı konu hakkında bir şeyle söylediği için. Nasıl Tıp alanında konuşabilmek için tıp uzman olmak gerekiyorsa, İletişim konusunda da konuşabilme yetkisi bence konunun uzmanı olan hocalarımız ve İletişim Fakülteleri bu işin öncüleri olmalıdır diye düşünüyorum. Piyasada reklam veren firmalarımız bu vb. hocalarımızın açıklamalarını ve eleştirilerini beklediklerini de buradan ifade etmek isterim. Çünkü bir üçüncü göz sizin yaptığınız bir işe eleştirel bir bakış açısı getirmiş olmaktadır. Tabii yapıcı, olumlu eleştiriler. Yıkıcı ve hakaret içeren formatta olanını tasvip etmiyoruz Yapılan bir iletişim kampanyası da bu şekilde değerlendirilmiş olmaktadır.  Konya reklam sektöründe yapıcı ve olumlu kampanya eleştirisine açık olmadığımız ve sektörde bulunan herkes kendisinin en iyisi olduğunu ve en iyisini sadece kendisinin yaptığını zannettiğimiz için Konya’da reklamcılık sektörü gelişimi biraz ağır aksak da ilerlemektedir.

—Reklamcılık Bölümü son sınıf öğrencileriyiz. Sektöre atılacak bizlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Önce işinizi sevmek zorundasınız. İnsanları spor, siyaset, din, dil, ırk gibi kategorilere ayırarak farklı gözlerle bakarsanız reklamcı olamazsınız. Reklam; ticari bir iletişim olan, sanat kokan bir ikna aracıdır. Reklamcı ise imaj dünyasının sözcüsüdür. Günümüz toplumlarının oluşumuna, azımsanmayacak katkılar sunan reklam ve iletişim sektörü tüketim toplumunun motor gücünü oluşturmaktadır. Onu yönetmekte, yönlendirmekte, yeniden yapılandırmaktadır. Daha ayrıntıda söylemek gerekirse reklamcı, insanların ihtiyaçlarını karşılamakta, ihtiyaçlarını ortaya çıkmasına vesile olmakta, gelecek ile ilgili, kurgularına şekil vermelidir. Sahanın içinde bulunmanız, tanımanız gerekmektedir. Sahayı adeta koklamanız lazım. Sahadan sürekli bilgi almanız, her daim yenilikçi olmanız gerekir. Reklamcı; sahanın tozunu yutan kişidir. Dengeyi iyi gözlemlemelisiniz çünkü bu sektörde bıçak sırtınızda yürürsünüz. Siz talep eden konumunda olduğunuz için müşteriye kendinizi kabul ettirmek zorundasınız. Kimse sizin kapınızda beklemez.

—Yaptığınız işlerde sizi en çok heyecanlandıran ve hoşunuza giden iş hangisidir?

Müşteriden yazılı teşekkür aldığımız her iş bizim için asıl başarı ve keyfinin çıkartılacağı andır. Müşteri gerçekten beğenmiştir ve bunu yazılı olarak bildirmiştir. Bu çok keyifli bir andır, birden koltuklarınızın kabardığını hissedersiniz. Yapmış olduğunuz iletişim kampanyasından müşteriniz gerçekten fayda sağlamıştır.

—İletişim Fakültelerinde Reklamcılık Bölümünü tercih etmeyi düşünen bireylere önerileriniz nelerdir?

Reklamcılık bölümüne gelecek öğrencilerin öncelikle reklamı, iletişimi ve insanları sevmeleri gerekiyor. Yani işlerini sevmeleri gerekiyor çünkü hayatımıza kabaca bir baktığımızda, evet, hayatımızdaki seçimler bizleri son derece ilerisi için de etkiliyor. İş seçiminde reklamcılık, son derece keyifli, bir o kadar öğretici bir meslek aslında. Çünkü farklı farklı markalarla çalışıldığı ve bunlara bağlı farklı sektörleri inceleme şansına sahip oluyoruz, bu da bizlere entelektüel anlamda da bir bilgi birikimi sağlıyor. Bir gün belki bir ilaç firması için çalışırken, ertesi gün bir gıda firması için, bir gün bir otomotiv sektörü. Dolayısıyla hayatın her alanına dair bilgileniyor yeni şeyler öğreniyoruz. Mesleği seçmek isteyenler önce kendilerine güvenli, yaratıcı olduklarına inanıyorlarsa, iletişim becerileri güçlü ise biraz da tüketici davranışlarına yönelik olarak psikoloji ve sosyoloji alanına ilgi duyuyorlarsa, öğrenmeye açıklarsa, okumayı ve yazmayı da seviyorlarsa neden olmasın?

—Dert yanmayı seven bir milletiz. Çözüm arayıp ve bulduğumuzda onu uygulamayı da hiç sevmeyen bir topluluğuz. Reklam sektöründe en çok yakındığımız konulardan biriside nitelikli insanların azlığını hep söyleriz. Bir kişi 4 yıl bu bölümde okuyor ama sektörde iyi iş yapacak yerde olamıyor. Sizce bu sektörde insan yetiştirenler nerede hata yapıyorlar?

Mesleki hayatımızda, işin eğitimini almış ve almamış birçok profesyonelin başarıları vardır. Ama her şeyin başı eğitim. Ama nasıl bir eğitim… Günümüzün gelişen ihtiyaçları, insan profili, sektör gereksinimleri doğrultusunda buralara öğrenci yetiştiren tüm kurumlar ne kadar yeterli. Ben üniversitelerimizin önemli bir kısmının araçlara sahip olsalar bile,  saha ile yani üniversite sanayi işbirliği noktasında hocalarımızın eksik olduklarını ve bu konuya da gerçekten önem vermediklerini biliyorum, görüyorum, şahit oluyorum. Çünkü tıp doktoru nasıl tecrübe elde etmesi için ameliyatlara girmesi gerekiyorsa, bir iletişim öğrencisinin de sürekli olarak saha da olması gerektiğini düşüyorum. Bunu da tabii ki üniversite yönetimi, fakülte yönetimi ve konunun uzmanı olan iletişim hocaları başka memleketlerden buralara kadar gelen öğrencilere öncülük etmeleri gerektiğini de düşünüyorum. Ne var ki, işin profesyonelleri olan sahadaki bizler bunu biliyor ve ifade etmeye çalışıyoruz.. Ama çözüm.. Çözemiyorlar ne yazık ki. Sektörde nitelikli iş gücü, kendini nitelikli bir iş ortamında gösterebilir. Müşteri zorlar, bana öyle bir kampanya yapın ki satışlarım patlasın, ödül alayım, dergiler benden söz etsin. Ya da bunun tersi.. O yüzden fakültelerde hocaların sizleri elinizden tutup sektörün içine atması gerekir. Böyle kaygılarınız olmazsa bu sektör gelişmez. Üniversite yönetimleri ve İletişim Fakültelerinin sektörü konuşturması, sektörle sürekli temas halinde olmaları, sektörün gelişimi noktasında bir nevi moderatörlük görevini üstlenmesi gerekir ki siz iletişim öğrencilerini de ileride ki meslek hayatınızda geliştirecek faaliyetlere yönlendirmesi, donatması gerekir.

‘Bizim Medeniyetimiz; Tarih Yapmakla Maruf Bir Millettir’

Geçtiğimiz günlerde,  Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve çalışma ekibi ile Basın Buluşmaları Konsepti çerçevesinde,  kahvaltılı bir sohbet programı tertip edildi.  Böyle bir programı düşünen ve düzenleyen öncelikle başkan beye ve çalışma ekibine çok teşekkür ederim. Başkan Altay sohbet havasında gerçekleştirilen programda, 2009 yılından bu güne kadar yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları belediye yatırımlarını,  sosyal, kültürel ve eğitim hizmetleri noktasında ki çalışmaları hakkında sohbet ettik. Başkan beyi belediyecilik noktasındaki yatırımlarını basından sürekli olarak izliyoruz.  Bugün köşe yazımızda, Selçuklu Belediyesinin Spor, eğitim ve kültüre yapmış oldukları yatırımlar ve hizmetleri kabaca zikretmeye çalışacağım.

1483620728.jpg

Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, belediyecilik hizmetlerimizin yanında, tarihimizin, kültürümüzün ve medeniyetimizin baş tacı olan eğitim ve kütüphanecilik hizmetlerine de çok büyük önem verdiklerini ve yatırımlar yaptıklarını ifade etti. Belediye olarak, 29 adet kütüphane yatırımı yaptıklarını ve yeni kütüphane yatırımlarının da devam etmekte olduğunu vurguladı. Kütüphanelerimizde kayıtlı ve tescilli,  halen 300 binin üzerinde kitap olduğunu ve 62 bin aktif olarak öğrenci üyesinin bulunduklarını da vurguladı. Kütüphanecilik kültürü ve tarihini kabaca incelediğimizde; Sümerler mali kayıtların tutulmasını başlatan ilk devlettir.  MÖ yaklaşık 8. yüzyıldaki bir dönemde Asur kralı Ashur banipal tarafından Mezopotamya’daki sarayında Nineve’de bir kütüphane kurulmuştur. Ashur banipal tarihte profesyonel bir meslek olarak kütüphaneci tanımlaması yapılan ilk kişidir. Bu dönemde Sümer ve Babillilerin sahip oldukları materyalleri kapsayan tarih, astronomik hesaplamalar, matematiksel kayıtları ve gramer ve dil yapıları ile ilgili kayıtları bulunduran tabletler, sözlükler, ticari kayıtlar, kanunlar ve kehanetleri içeren belge niteliğindeki kaynakların denetim ve düzenlenmesi kütüphane tarafından yapıldığı bilinmektedir.  Roma Cumhuriyetinin yaklaşık son dönemleri ve Bizans İmparatorluğu’nun başlangıç dönemlerinde, Romalı Aristokratlar kendi evlerinde oluşturdukları kütüphanelerde kaynaklarını muhafaza ediyorlardı.

Başkan Altay, Belediye olarak spora ve sporcu gençlerimize de çok önem verdikleri ve Selçuklu Belediye spor Kulübüne yatırımlarının da arttırarak devam ettiklerini ifade etti.  Belediye olarak 26 Spor tesisinde, 19 ayrı branşta, 18 binden fazla kayıtlı sporcu ve 6155 lisanslı sporcu ile Türk sporuna katkı sağladıklarını ve sporcu gençlerimize hizmet vermeye çalıştıklarını da vurguladı. Spor Kulübümüze kayıtlı sporcularımızın uluslararası başarılar elde ettiklerini de sözlerine ekledi.

1481114898.jpg

Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Kadim Başkentte bulunmaktan, tarihi övgülerle dolu bir medeniyete mensup olmaktan ve hizmet etmekten duydukları mutluluğu sözlerine ekledi. Selçuklu Belediyesi olarak, Selçuklu Medeniyeti ve Anadolu Selçuklularının mimarını, tarihini, kültürel ve eğitim çalışmalarını gün yüzüne çıkarılması noktasında da çalışmalarda bulunduklarını ifadelerine ekledi. T.C. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde ve Selçuklu Belediyesince yürütülen ‘Anadolu Selçuklu Çağı Mirası Projesi’ tamamladıklarını..  30.000 km yol kat edilerek, üçü mimari, ikisi müze eserleri olmak üzere, beş ciltlik eser ve 30 dakikalık belgesel ortaya çıktı. Projenin tamamlanmasının ardından, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı proje hakkında bilgilendirdiklerini de ekledi.  Projenin sunumunda Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan; ‘’Köklerini kaybetmiş olanlar, bırakın göklere kanat açmayı, rüzgârın önünde nereye savrulacağını bilemeden sürüklenir dururlar. Böyle milletlerin kaderi de ‘tarih yapmak’ değil, ‘tarih olmak ’tır.  Hâlbuki bizim milletimiz, tarih yapmakla maruf bir millettir. Selçuklu dönemi, bu kadim tarihte özel bir öneme sahiptir. Selçuklunun hüküm sürdüğü kültür coğrafyasının en önemli yeri de, hiç şüphesiz, Anadolu’dur.  Bugün de ülke ve millet olarak, güçlü ve müreffeh geleceğimizin yolu, kendi tarihimize sahip çıkarak, oradan elde edeceğimiz dersler ışığında hedeflerimize yürümemizden geçiyor. İşte bu sebeple, “kökü mazide bir ati” şuuruyla hayata geçirilen çalışmaları destekliyor, teşvik ediyoruz’ ifadelerinde bulunduklarını vurguladı.

Selçuklu Belediyesi Başkanı Uğur İbrahim Altay ve ekibine, Kadim Başkent ve sakinlerine daha nice güzel hizmetlerde bulunmayı,  yatırımlar ve çalışmalara da imza atmalarını ve Başarı dileklerimi sunarım.

Durun!.. Bu Gidiş Nereye Böyle?

Anadolu diyarı güzel ülkemizde, son dönemde, insanlık havsalasının alamayacağı,  olamaz denilen şeyler yaşamaktayız. Acaba Neden?   Terör saldırıları ve patlamalar neden sadece bizim ülkemizde, Anadolu diyarında ve bölgemizde cereyan etmektedir? Daha nice bu vb. sorulara doğru ve net teşhisi koyabilir, doğru tahliller yapabilir ve tedavisi noktasında da sağlıklı adımlar atabilirsek,  ancak bu sorunlarla, saldırılarla o zaman baş edebiliriz. Aksi halde, tüm bu saldırıları yapanların ve planlayanların,  farkında olmadan sadece ve sadece emellerine ve hedeflerine ulaşmalarına yardımcı oluruz. Dün Libya’da, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da yaşattıklarını ve bugün Suriye’de olduğu gibi, yaşam tercihi ve farklılıklar üzerinden ülkemizi karıştırmak ve kaos peşindeler.  Müslüman Uyanık olmak zorundadır. Müslüman Basiret sahibi olmak zorundadır. Müslüman Fehim sahibi olmak zorundadır. İnsan olmanın gereği de budur. İnsan olarak yaratılmanın en bariz özellikleri de bunlar değil midir? İnsan olmanın gerek ve yeter şartları da bu keyfiyetlere haiz olmayı gerektirir.

Geçtiğimiz günlerde, yılbaşı kutlaması, eğlencesi münasebeti ile kendini bilmez,  fakat ne yaptığının farkında olan, kendisine verilen görevi yerine getirmek için her şeyi göze alabilen bir insan müsveddesi, uşak,  taşeron, bir işbirlikçi vasıtası ile bir eğlence mekânına menfur bir saldırı düzenlendi. Bu vb. olayları yapanlara insan dahi denilemez. Hele bir de bu hain ve cani duygularla gerçekleştirdiği saldırıyı bir din, bir inanç ve yaşam tercihleri adına yaptığını veya yapabileceğini düşünüyorsak; yine aldanıyoruz, yine bizleri kandırıyorlar, yine birilerinin ekmeğine yağ sürmeye, hedeflerine ulaşmalarına sadece yardımcı oluyoruz demektir. Yine birileri ülkemizde ve bölgemizde cambaza bak oynuyor demektir. Uyanık olmamız gereken bir dönemden geçtiğimizi sürekli olarak vurgulamaya çalışıyoruz. Bu asil topraklarda, hangi tarih ve hangi dönemde,  insanların yaşam biçimine, tercihlerine, inançlarına ve dinlerine müdahale edilmiştir? Nerede görülmüştür? Daha dün İstanbul’u fethettiğimizde, tüm inançların ve tüm yaşam biçimlerinin ne kadar rahat bir şekilde hayatiyetlerini sürdürdüğüne tarih şahittir. Birkaç densiz, birkaç kendini bilmez uşak ve işbirlikçilerin insanlık dışı davranışları ile bir din, bir inanç sistemi, bir düşünce sistematiği ve yaşam biçimi hedef alınamaz, alınmamalı diye düşünüyorum. Bunlar her dönemde olmuştur, olacaktır ve olmaya da devam edecektir. Çünkü yaşamakta olduğumuz, üzerinde bulunduğumuz Anadolu toprakları dünyanın en cazibe merkezi, en verimli ve tüm enerji dağıtım merkezlerinin kavşak noktasında bulunmaktadır. Elbette ki birilerinin bu topraklarda gözü olacaktır. Elbette ki birileri de bu gözlere uşaklık etmeye de devam edecektir. Sadece uyanık olmak, bir ve beraber olmak zorundayız. Sadece farklılıklarımızla ne kadar zengin olduğumuzu idrak etmemiz gereken, çok önemli ve çetin bir dönemdeyiz. Sadece tarihin yeniden yazılmaya, sınırların yeniden çizilmeye çalışıldığı çok zorlu bir dönemdeyiz. Bir, beraber, iri, diri ve kardeş olmamızın, saflarımızı daha da sıkılaştırmamız gereken çok hayati bir dönemden geçmekteyiz

Bir eğlence mekânına yapılan bir hain saldırı sonrası, tüm Türkiye’de ve özellikle de yerelde, kendini bilmez birkaç kişi tarafından, yaşam biçimi ve tercihleri üzerinden olumsuz bir algı oluşturulmaya, saldırıyı yapanlara ve arkasındaki akla hizmet eden açıklamalar,  sosyal medyada yazılar, tweetler vb. paylaşımları görmekteyiz. Durun arkadaşlar! Ne yapıyorsunuz? Durun kalabalıklar! Ne yaptığınızın farkında mısınız?  Neye ve kimlere yaranmaya çalışıyorsunuz? Son 1,5 yılda yüzlerce askerimizi, polisimizi ve vatandaşımızı terör saldırıları ve patlamalarda şehit vermemize rağmen, dost bildiğimiz devletler ve birliklerden hiç ses duyuldu mu ki? Eğlence mekânı saldırısı sonrası müttefiki ve üyesi bulunduğumuz NATO denen birlikten yabancı uyruklu vatandaşlar için bayraklar yarıya indirildi. Anladın mı şimdi? Büyük oyunu; Gör, İdrak et ve Uyan artık!. Uyuma vakti değildir. Ne yapıyor ve ne yapmakta olduğunuzu bilinçli olarak yapıyorsanız; Adama sorarlar; Kime ve neye hizmet ediyorsunuz, diye? Farkında değilseniz de uyanmanızı tavsiye ederim. Büyük bir planın parçası ve oyuna geliyorsunuz… Büyük bir plan ve oyuna, akla ve hesaba hizmet ediyorsunuz.