Savaşın Ayak Sesleri!

Dünya ve özellikle bölgemiz  yeniden bir dizayn  ve paylaşım girişimlerine sahne olmaktadır. Küresel Güçler,  100 yıl önce yarım bıraktıkları etnik  haritalama ve bölme işlemlerine son bir hızla devam etmek için her  bir fırsatı ve konjonktutel durumu bahane edip  kullnanıyorlar. Bunun için de içeriden ve dışarıdan sürekli bir  yeni işbirlikçiler ve taşeronlar ağababalarına  hizmete ve  uşaklığa hazır ve nazır durumda beklemektedir.  Bu bölge de uşaklar  ve işbirlikçiler olmadan  olumsuz bir girişimlerin olmasını da beklemek hayal olur. Her dönemde,  bir hain veya uşak, küresel güçlerin  bu bölgelerdeki kaos planlarına matuf olarak  emir ve komuta için hazır durumda bekketilmeye  devam etmiştir.

Küresel güçler planlamalarına bizler gibi anlık ve günlük olarak yapmıyorlar. Kabaca 100 yıllık planlarla gelmeye devam ediyorlar. Osmanlı İmparatorluğunu  bölme ve parçalama gşrişimlerinde,  her daim yanlarında ve hizmetlerinde olan  bizden görünümlü fakat nesepleri ve  cibilliyetleri farklı olan Aileler, bu gün de tekrardan harekete geçirilmiştir. Neden? Bu nasıl bir planlama?  Böyle bir çalışmaları bu güçler  nasıl ve hangi arada  yapıyorlar ki? Bizim gibi devlet ve milletlerin anlayamadığı ve de kavrayamadığımız girişimler, tüm bunlar!

Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi, küresel güçlerin gazlaması ve 100 yıllık yarım kalan hesap – planları çerçevesinde  ise 25 Sylül tarihinde, bölgemiz ve kendileri için de yanlış bir girişim için harekete geçirilmiştir. Barzani ne yapmaya çalışmaktadır?  Barzani bu girişimi başarı ile sonuçlansa dahi bu devletin yönetim ve denetimini kendilerine de bırakabileceklerini mi zannediyor ki? Küresel  güçler dünya ve  bölgesel hegemonyaları için bu defa da Barzaniyi  ve Kürt kardeşlerimizi kullanmaya ve onlar üzerinden bu bölgeyi karıştırmayı planlamaktadır! Yani yine milyonlarca insanımız canı ile ödeyebileceği hain bir  ve karanlık bir plan! Bu bölgede kurulması planlanan küçük, yönetilebilir ve yönlendirilebilir  devletçikler ile bölgenin zenginliklerine küresel güçler sadece  konmayı da planlamaktadır. Bölge devletlerinin bir ve beraber olması bu girişimlerin önüne geçecektir! Bölge devletlerinin bir ve beraber hareket etmesi bu bölgeye huzuru, barışı, selameti ve zenginliği de getirecektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişimi akabinde, yerli ve milli bir seviyeye ve noktaya gelmiştir. Emir ve komuta zinciri de tamamen yerli ve milli olmuştur. Daha önceden Emir – Komuta kademesinde ki  inkıtaya uğrayan emir ve talimatlar  bu defa devletimizin birliği ve milletimizin de beraberliği için  yürürlüğe konmaktadır.  Türk Silahlı kuvvetletiniz, Kuzey Irak ve Kuzey Suriyede küresel güçler tarafından  planlanmakta olan koridor veya devletçikler için  BEKAMIZ ve VARLIĞIMIZ adına hatekete geçmiştir. ABD tarafından  destekli,  1300 tır silah ve de  lojistikle  bir şekilde donatılan,  YPG ve PYD  terör örgütlerine karşı da Türk Sikahlı kuvvetlerimiz her birimi ile Teyakkuza geçirilmiştir. Olması gereken de budur!  Allah;  Türk Silahlı kuvvetlerimizin her bir evladına bu devletin bekası ve de bu milletin birliği için yapmış oldukları tüm çalışmalar da  yar ve yardımcı olması dileklerimle, başarılar dilerim.

Konya Teknik Üniversitesi Kurulmasına matuf; Selçuk Üniversitesi Tekrar Bölünüyor?

Selçuk Üniversitesi, 11 Nisan 1975’te yürürlüğe giren, 1873 Sayılı Kanunla öngörülmüş ve bu kanuna istinaden kurulmuştur. 1976 – 1977 eğitim – öğretim yılında, Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi olmak üzere 2 fakülte, 7 bölüm, 327 öğrenci ve 2 kadrolu öğretim üyesi ile faaliyete geçen Selçuk Üniversitesi, 1982 yılına kadar, kayda değer bir gelişme gösterememiştir. Selçuk Üniversitesi için atılım yılı 1982’den sonra olmuştur.

Selçuk Üniversitesi; Bu gün itibari ile bünyesinde 21 fakülte, 6 enstitü, 6 yüksekokul, 22 meslek yüksekokulu, 1 devlet konservatuarı, 3 binin üzerinde akademisyeni, 5 bin idari personeli ve 90.000’i aşkın öğrencisi ile Türkiye’nin en büyük yükseköğrenim kuruları arasında yer almaktadır. Şehrimizde bulunan bir adet devlet ve iki adet vakıf üniversiteleri de bünyesinden çıkmıştır. Bu üniversitelerimize akademisyen noktasında ve diğer konularda her zaman abilik ve hamilik görevlerine de devam etmektedir.

Şehrimizde yılardan beridir, bir Teknik Üniversite ihtiyacı olduğu ve kurulması gerektiği noktasındaki serzenişleri ve sitemleri sürekli olarak yetkili isimlerden duymaktayız. 2010 yılında Konya Üniversitesi kurulurken aynı konuşmaları hatırlayanlarımız vardır. 

Teknik Üniversite kurulması için halis bir niyetle çıkılan hedef, daha sonradan yol kazalarına sebebiyet verdi.  Selçuk Üniversitesinin kopyası, benzeri ve rakibi, ilk beş yılında neredeyse yönetilemez boyutlara gelen devasa bir devlet üniversitemiz daha oldu.

Yönetilemez kavramını neden ekliyorum diye soracak olan dostlarıma da, Sayın Rektör hocalarımızın sürekli basın toplantılarında ifade ettikleri, 35 bin öğrenciyi geçen bir üniversite gerçekten de yönetilemez boyutlara ulaşmaktadır vurgularında olduğu gibi.

Selçuk Üniversitesi bünyesinden yeni bir Üniversite daha mı doğmaktadır?  Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüsü kurulma çalışmaları, Teknik Üniversitenin alt yapısı için yapılmakta olan bir çalışmalar bütünü müdür?  Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüsü, Teknik Üniversite kurulması için çıkılan hedef daha önceki halis niyetlerde olduğu gibi bir yol ve iletişim kazalarına sebebiyet vermeden tamamlanır; Teknik üniversite bu şehrin çok acil ve önemli bir ihtiyacı ise tabii ki…

Konya ili, Selçuklu İlçesi, Dikilitaş Mahallesindeki bazı taşınmazlar ve üzerindeki varlıkların ‘’Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüs Sahası’’ olarak kullanılması ve tahsis nedeninin tapu siciline şerh edilmesi kaydıyla 4046 sayılı kanunun 2/i maddesine istinaden, Bila bedel Maliye Hazinesine devredilmesine ilişkin Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun (ÖYK)  28 Aralık 2016 tarihli kararıyla, toplamda 5 adadan oluşan yaklaşık 900 Bin metrekare taşınmazların Selçuk Üniversitesi’ne tahsis işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu karar Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından 10.02.2017 tarihinde Selçuk üniversitesi rektörlüğüne de bildirilmiştir.

Şehirlerin gelişiminde, Üniversite – Sanayi işbirliğinin önemi gerçekten de çok büyüktür. Selçuk Üniversitesi Sanayi Kampüs alanı bu hedefe matuf olarak hayata geçecektir.  Konya Sanayisinin bilimsel altyapısını oluşturmak ve üniversite  –  sanayi işbirliğini geliştirebilmek adına, sanayi bölgesi içerisinde yeni bir kampüs oluşturulması ve bu yeni kampüste,  halen eğitimlerine devam eden yaklaşık 22.000 öğrencisi olan Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu’nun taşınması da planlanmaktadır.

Üniversite – Sanayi işbirliği çerçevesinde SÜ bünyesinde bulunan diğer fakülte ve meslek yüksekokullarının neden bu sanayi kampüs alanı planlamasında alınmadığını da anlayabilmiş değilim? SÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Şahin hocamın kamuoyunu ve üniversite camiasını bu konuda aydınlatıcı bir açıklama yapacaklarını da düşünüyorum.

Selçuk üniversitesinde halen eğitimlerine devam etmekte olan; Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu, Teknik Eğitim Fakültesi, Teknoloji Fakültesi,  üniversite – sanayi işbirliği içerisinde olan fakülte ve meslek yüksekokullarından, sadece 3 adedi,  Sanayi Kampüs alanına, neden tercih edilmiştir? Bu tercihte üniversite yönetiminin başkaca bir niyetleri mi bulunmaktadır?

Üniversite yönetimi bu kararları alırken fakülte yönetimleri ve akademisyen hocalarımızla istişareler sonucunda mı alınmaktadır? Yoksa ben yaptım oldu şeklinde bir yönetim ve üslup mu sergilenmektedir? Bir İletişimci ve gazeteci duyarlılığı çerçevesinde daha önceki halis niyetlerle çıkılan daha önceki Teknik Üniversitede olduğu gibi bir ‘ yol ve iletişim kazalarına ‘ sebebiyet vermeden,  önlemler ve tedbirlerin alınabilmesi adına, sadece soruyorum.

Üniversite sanayi işbirliğini çerçevesinde; Teknik Üniversitenin alt yapısını oluşturabilmek adına, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, Selçuk Üniversitesi bünyesinde Sanayi Kampüs Alanının kurulabilmesi için şehrimizdeki tüm Siyasiler,  Konya Valisi, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı ve diğer paydaşların çok önemli desteklerini görmüştür.

 Şehirlerin ve ülkelerin kalkınması için çok önemli bir yeri olan Üniversite Sanayi işbirliğinin ve Teknik Üniversitesinin ön hazırlık çalışmaları niteliğindeki SÜ Sanayi Kampüs Alanının arazi tahsis ve diğer çalışmalarını yürüten, emeği geçen tüm yetkililere ve çalışanlara teşekkürlerimi sunar, başarılar dilerim.

Eleştiri Kültürünü İçselleştirebilmek!

Eleştiri; Bir kurum veya bir kuruluşun yaptığı işleri, yatırım vb. hakkında, doğru veya yanlış olduğu ile ilgili olarak, bir gazete köşesinde, bir dergide veya günümüzde artan önemi ile sosyal medya üzerinden, olumlu ve yapıcı olarak yapılan bir fikir veya düşünce beyanıdır.   Birey olarak, gezdiğimiz yerlerde, gördüklerimiz ve kamuoyundan aldığımız bilgiler çerçevesinde, kamu idaresi ve kurumlarımızın yapmış olduğu işlerle ilgili olarak, eleştirel yazılar ve haberler de yapıyoruz. Buradaki amaç, sadece kamuoyunun doğru olarak bilgilenmesi ve kurumlarımızın da yapmakta olduğu işler ve yatırımlarla ilgili, kurum körlüğü oluşmaması adına,  bir üçüncü göz olarak, yapılmakta olan işle ilgili bir fikir veya düşünce beyanıdır. Yani eleştiride hedef yapıcı olmaktır; Yıkıcı olmamaktır. Yapıcı olan her bakış açısı ve düşünce, bireylerin,  toplumların ve kurumlarımızın gelişmesine de sebebiyet verir.

Yenilikçi düşünce ortamı, eleştiri kültürünü gerektirir. Eleştirinin olmadığı yerde, yenileşmeden ve rekabetten de söz edilemez. Bu nedenle eleştirel bakış açısı gelişmenin ve geliştirmenin de anahtarı olarak kabul etmeliyiz. Aslında yaratıcılığı ve yeniliği besleyen, eleştirel bakış ve eleştiri kültürünü desteklemek gerekir. Eleştirel düşünce ve ifadeler, gözlem ve bilgiye dayalı, sonuç ve çözüm odaklı olmalıdır.  Yoksa dayanaksız,  bilgi ve belge olmaksızın yapılan eleştirinin yapıcı olmasını beklemek de safdillik olur. Bizim kültürümüz de eleştirinin esası fiile yöneliktir; Fail ile uğraşılmaz. Failin, onuru, haysiyeti ve şahsiyeti kutsaldır. Asıl olan, failin yapmakta olduğu fiile yönelik bir fikir veya düşünce beyanıdır.  Fail ve failin özelliklerine yönelik eleştiriler çoğu kez dedikodu, suçlama, şikayet, saldırı,  dışlama vb. nitelikler taşır ve bunların bizim eleştiri kültürümüzde ve medeniyetimizde yeri ve değeri yoktur.

Eleştiri kültürü öncelikle aileden başlamalı;  Birey eleştiriye açık olmayı öncelikle ailesinden öğrenmelidir. Eğitim kurumlarımız da bu eleştiri altyapısının üstüne ilaveler ve eklemeler yapmalıdır. Eleştiri kültürünün verilmesi gereken en öncelikli kurumlarımızdan birisi de üniversitelerimiz olmalıdır. Birey, eleştiriye açık olmayı, eleştiri kültürünün,  bilimin ve gelişmenin beşiği, yuvası olarak kabul ettiğimiz üniversite kurumlarımızda öğrenmeli ve içselleştirmelidir. Eleştiriye açık olmayan, bir üniversite rektörü, bir fakülte dekanı, bir bölüm başkanı, bir yüksek okul müdürü veya diğer yöneticilerin olduğu bilimin beşiği ve merkezi üniversite eğitim kurumlarımızda,  geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, nasıl eleştiri kültürüne sahip olabilecektir. Eleştiri kültürünü içselleştirmesi gereken bir kurumda bu kavram, bu fiil neredeyse yasaklanmış, yok noktasında kabul edilmiş bir durum ve konumdadır.

Bir İletişimci ve gazeteci duyarlılığı çerçevesinde,  sürekli olarak vatandaşlarımızla ve iş adamı dostlarımızla şehrin genel durumu hakkında sohbet ediyoruz. Sohbetler genellikle de şehri idare edenler ve yapmakta oldukları işlere kadar gelmektedir. Şehri idare edenler tarafından, yapılan işler ve yatırımların yanlış olduğu veya gerçekten de yapılan bu işlerin doğruluğu, hatta gecikmiş bir yatırım veya bir iş olduğu da kamuoyundan sürekli olarak aldığımız geri bildirimlerdir.  Bir gazeteci ve iletişimci olarak bizler de bir kamu işi yapmakta olduğumuzun bilinci ile şehri yönetenlerin yapmış oldukları bu işler ve yatırımları kamuoyunun doğru ve şeffaf olarak bilgilendirmek ve aydınlatmak gibi bir görevimiz çerçevesinde,  bu bilgiler dâhilinde, bir köşe yazısı veya bir haber yapmaktayız. Yazmış olduğumuz bu  eleştirel  haber veya  köşe yazısından kaynaklı, vatandaşlarımız tarafından zannedilmesin ki tebrikler ve teşekküre boğulduğumuzu.. Kurum yöneticileri veya yandaşlarından aldığımız karşıt eleştiriler, hakarete varan ifadeler, kurum yöneticilerinin telefonlarımıza dahi bakmaması, diğer olumsuz davranış ve tutumlar da bu mesleğin bir sadakası olsa gerekir, diye düşünüyorum.

Bizim kültürümüzün ve medeniyetimizin temeli, yapılan iş ve fiille ilgili, olumlu ve yapıcı eleştiridir. Bizim kültürümüzde esas olan fiildir, fail değildir. Hz. Peygamber efendimiz bir iş yapacağı zaman, Ashab-ı Kiram hemen müdahalede bulunurlardı; Efendim, yapacağınız bu işle ilgili, kendi şahsi görüşünüz mü, yoksa bu konu hakkında Sonsuz Kudret Sahibi Hz. Allah’tan bir vahiy geldi mi, şeklinde… Hz. Peygamber efendimiz, şahsi görüşü olduğunu,  konu ile alakalı bir vahiy gelmediğini beyan ettiklerinde ise, Ashabı kiram hemen derler ki; Bu işin bu şekilde yapılması yanlış, şöyle şöyle olursa, yapılırsa daha doğru ve sonuç odaklı olacaktır, diye… Hz. Peygamber de siz kimsiniz, benden daha mı iyi bileceksiniz, ben bir peygamberim vb. ego, afra tafra yapmadan, Ashab-ı Kiramın dediği şekilde o işi yaparlardı. Acaba neden? Bizlere bu güne yönelik olarak bir şeyler mi demek istediler ki?  Günümüzün tüm yönetici, idareci ve başkanlarımıza, Hz. Peygamber efendimizin ve Ashabı kiram arasında, yapılacak olan bir işle ilgili yaşananların örnek ve rehber olabilmesi dileklerimle.

‘Reklamcı; sahanın tozunu yutan kişidir’

konya'da reklamcılık ve iletişim sektörü
Memleket Gazetesi Reklam Satış Müdürü, İletişim Uzmanı Ahmet ÜNVER; hayatını tecrübelerini, İletişim, Medya ve Reklam Sektörüne dair bilgilerini Selçuk Üniversitesi Reklamcılık Bölümü öğrencileri ile paylaştı.

—Sizin dilinizden kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Ahmet Ünver kimdir? Nasıl ”Merhaba Dünya” demiştir?

1969 Konya Akören doğumluyum. İlkokul ve ortaokulu Akören’de okudum. Konya Anadolu Ticaret Lisesi mezunuyum. Çukurova Üniversitesi Ceyhan Meslek Yüksek Okulu Pazarlama bölümünü kazandım. İki yıl öğrenim gördükten sonra dönem 3.sü olarak öğrenimimi tamamladım.1990 yılında Gıda Toptancıları Çarşısında distribütör bir firmaya muhasebeci olarak başladım. Daha sonda Satış ve Pazarlama müdürlüğü yaptım. 1993 senesinde Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi yeni açıldığı için Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümüne ne dikey geçiş yaptım. 2011 yılında yüksek lisansımı tamamladım.

  -Neden Reklamcılık desek neler söylersiniz?

İlk temel etken insanları seviyor olmam diyebilirim. Bu etkenden yola çıkarak ise reklamcılık sahada yapılması gereken,  masa başı iş olmadığı için günlük piyasa bilgilerini, piyasa ilişkilerini takip ederek ilişki yönetimine ilgi duyduğum ve benimsediğim için reklamcılık diyebilirim. Ayrıca reklam sektörü sahada bir iş olduğu için sahada etkin olmayan, içinde bulunmayan bir kimse reklamcı olamaz. Bir reklamcı; müşterisinin backgroundunu iyi analiz edebilen, müşterisini çok iyi tanıması gereken bir kişidir.

—Konya’da Reklamcılık Sektörü hakkında düşüncelerinizi ifade edebilir misiniz?

İletişim Fakültesindeki hocalarımızın reel sektörde iletişimi, reklamcılığı anlatması eleştirmesi ve geliştirmesi gerekmektedir. Bu işin Uzmanı konumundaki bir hocamızın köşe yazıları ve diğer etkinlikleri ile sektör kendine çeki düzen vereceğini düşünüyorum. İşin uzmanı konu hakkında bir şeyle söylediği için. Nasıl Tıp alanında konuşabilmek için tıp uzman olmak gerekiyorsa, İletişim konusunda da konuşabilme yetkisi bence konunun uzmanı olan hocalarımız ve İletişim Fakülteleri bu işin öncüleri olmalıdır diye düşünüyorum. Piyasada reklam veren firmalarımız bu vb. hocalarımızın açıklamalarını ve eleştirilerini beklediklerini de buradan ifade etmek isterim. Çünkü bir üçüncü göz sizin yaptığınız bir işe eleştirel bir bakış açısı getirmiş olmaktadır. Tabii yapıcı, olumlu eleştiriler. Yıkıcı ve hakaret içeren formatta olanını tasvip etmiyoruz Yapılan bir iletişim kampanyası da bu şekilde değerlendirilmiş olmaktadır.  Konya reklam sektöründe yapıcı ve olumlu kampanya eleştirisine açık olmadığımız ve sektörde bulunan herkes kendisinin en iyisi olduğunu ve en iyisini sadece kendisinin yaptığını zannettiğimiz için Konya’da reklamcılık sektörü gelişimi biraz ağır aksak da ilerlemektedir.

—Reklamcılık Bölümü son sınıf öğrencileriyiz. Sektöre atılacak bizlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Önce işinizi sevmek zorundasınız. İnsanları spor, siyaset, din, dil, ırk gibi kategorilere ayırarak farklı gözlerle bakarsanız reklamcı olamazsınız. Reklam; ticari bir iletişim olan, sanat kokan bir ikna aracıdır. Reklamcı ise imaj dünyasının sözcüsüdür. Günümüz toplumlarının oluşumuna, azımsanmayacak katkılar sunan reklam ve iletişim sektörü tüketim toplumunun motor gücünü oluşturmaktadır. Onu yönetmekte, yönlendirmekte, yeniden yapılandırmaktadır. Daha ayrıntıda söylemek gerekirse reklamcı, insanların ihtiyaçlarını karşılamakta, ihtiyaçlarını ortaya çıkmasına vesile olmakta, gelecek ile ilgili, kurgularına şekil vermelidir. Sahanın içinde bulunmanız, tanımanız gerekmektedir. Sahayı adeta koklamanız lazım. Sahadan sürekli bilgi almanız, her daim yenilikçi olmanız gerekir. Reklamcı; sahanın tozunu yutan kişidir. Dengeyi iyi gözlemlemelisiniz çünkü bu sektörde bıçak sırtınızda yürürsünüz. Siz talep eden konumunda olduğunuz için müşteriye kendinizi kabul ettirmek zorundasınız. Kimse sizin kapınızda beklemez.

—Yaptığınız işlerde sizi en çok heyecanlandıran ve hoşunuza giden iş hangisidir?

Müşteriden yazılı teşekkür aldığımız her iş bizim için asıl başarı ve keyfinin çıkartılacağı andır. Müşteri gerçekten beğenmiştir ve bunu yazılı olarak bildirmiştir. Bu çok keyifli bir andır, birden koltuklarınızın kabardığını hissedersiniz. Yapmış olduğunuz iletişim kampanyasından müşteriniz gerçekten fayda sağlamıştır.

—İletişim Fakültelerinde Reklamcılık Bölümünü tercih etmeyi düşünen bireylere önerileriniz nelerdir?

Reklamcılık bölümüne gelecek öğrencilerin öncelikle reklamı, iletişimi ve insanları sevmeleri gerekiyor. Yani işlerini sevmeleri gerekiyor çünkü hayatımıza kabaca bir baktığımızda, evet, hayatımızdaki seçimler bizleri son derece ilerisi için de etkiliyor. İş seçiminde reklamcılık, son derece keyifli, bir o kadar öğretici bir meslek aslında. Çünkü farklı farklı markalarla çalışıldığı ve bunlara bağlı farklı sektörleri inceleme şansına sahip oluyoruz, bu da bizlere entelektüel anlamda da bir bilgi birikimi sağlıyor. Bir gün belki bir ilaç firması için çalışırken, ertesi gün bir gıda firması için, bir gün bir otomotiv sektörü. Dolayısıyla hayatın her alanına dair bilgileniyor yeni şeyler öğreniyoruz. Mesleği seçmek isteyenler önce kendilerine güvenli, yaratıcı olduklarına inanıyorlarsa, iletişim becerileri güçlü ise biraz da tüketici davranışlarına yönelik olarak psikoloji ve sosyoloji alanına ilgi duyuyorlarsa, öğrenmeye açıklarsa, okumayı ve yazmayı da seviyorlarsa neden olmasın?

—Dert yanmayı seven bir milletiz. Çözüm arayıp ve bulduğumuzda onu uygulamayı da hiç sevmeyen bir topluluğuz. Reklam sektöründe en çok yakındığımız konulardan biriside nitelikli insanların azlığını hep söyleriz. Bir kişi 4 yıl bu bölümde okuyor ama sektörde iyi iş yapacak yerde olamıyor. Sizce bu sektörde insan yetiştirenler nerede hata yapıyorlar?

Mesleki hayatımızda, işin eğitimini almış ve almamış birçok profesyonelin başarıları vardır. Ama her şeyin başı eğitim. Ama nasıl bir eğitim… Günümüzün gelişen ihtiyaçları, insan profili, sektör gereksinimleri doğrultusunda buralara öğrenci yetiştiren tüm kurumlar ne kadar yeterli. Ben üniversitelerimizin önemli bir kısmının araçlara sahip olsalar bile,  saha ile yani üniversite sanayi işbirliği noktasında hocalarımızın eksik olduklarını ve bu konuya da gerçekten önem vermediklerini biliyorum, görüyorum, şahit oluyorum. Çünkü tıp doktoru nasıl tecrübe elde etmesi için ameliyatlara girmesi gerekiyorsa, bir iletişim öğrencisinin de sürekli olarak saha da olması gerektiğini düşüyorum. Bunu da tabii ki üniversite yönetimi, fakülte yönetimi ve konunun uzmanı olan iletişim hocaları başka memleketlerden buralara kadar gelen öğrencilere öncülük etmeleri gerektiğini de düşünüyorum. Ne var ki, işin profesyonelleri olan sahadaki bizler bunu biliyor ve ifade etmeye çalışıyoruz.. Ama çözüm.. Çözemiyorlar ne yazık ki. Sektörde nitelikli iş gücü, kendini nitelikli bir iş ortamında gösterebilir. Müşteri zorlar, bana öyle bir kampanya yapın ki satışlarım patlasın, ödül alayım, dergiler benden söz etsin. Ya da bunun tersi.. O yüzden fakültelerde hocaların sizleri elinizden tutup sektörün içine atması gerekir. Böyle kaygılarınız olmazsa bu sektör gelişmez. Üniversite yönetimleri ve İletişim Fakültelerinin sektörü konuşturması, sektörle sürekli temas halinde olmaları, sektörün gelişimi noktasında bir nevi moderatörlük görevini üstlenmesi gerekir ki siz iletişim öğrencilerini de ileride ki meslek hayatınızda geliştirecek faaliyetlere yönlendirmesi, donatması gerekir.

‘Bizim Medeniyetimiz; Tarih Yapmakla Maruf Bir Millettir’

Geçtiğimiz günlerde,  Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve çalışma ekibi ile Basın Buluşmaları Konsepti çerçevesinde,  kahvaltılı bir sohbet programı tertip edildi.  Böyle bir programı düşünen ve düzenleyen öncelikle başkan beye ve çalışma ekibine çok teşekkür ederim. Başkan Altay sohbet havasında gerçekleştirilen programda, 2009 yılından bu güne kadar yaptıkları ve yapmaya çalıştıkları belediye yatırımlarını,  sosyal, kültürel ve eğitim hizmetleri noktasında ki çalışmaları hakkında sohbet ettik. Başkan beyi belediyecilik noktasındaki yatırımlarını basından sürekli olarak izliyoruz.  Bugün köşe yazımızda, Selçuklu Belediyesinin Spor, eğitim ve kültüre yapmış oldukları yatırımlar ve hizmetleri kabaca zikretmeye çalışacağım.

1483620728.jpg

Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, belediyecilik hizmetlerimizin yanında, tarihimizin, kültürümüzün ve medeniyetimizin baş tacı olan eğitim ve kütüphanecilik hizmetlerine de çok büyük önem verdiklerini ve yatırımlar yaptıklarını ifade etti. Belediye olarak, 29 adet kütüphane yatırımı yaptıklarını ve yeni kütüphane yatırımlarının da devam etmekte olduğunu vurguladı. Kütüphanelerimizde kayıtlı ve tescilli,  halen 300 binin üzerinde kitap olduğunu ve 62 bin aktif olarak öğrenci üyesinin bulunduklarını da vurguladı. Kütüphanecilik kültürü ve tarihini kabaca incelediğimizde; Sümerler mali kayıtların tutulmasını başlatan ilk devlettir.  MÖ yaklaşık 8. yüzyıldaki bir dönemde Asur kralı Ashur banipal tarafından Mezopotamya’daki sarayında Nineve’de bir kütüphane kurulmuştur. Ashur banipal tarihte profesyonel bir meslek olarak kütüphaneci tanımlaması yapılan ilk kişidir. Bu dönemde Sümer ve Babillilerin sahip oldukları materyalleri kapsayan tarih, astronomik hesaplamalar, matematiksel kayıtları ve gramer ve dil yapıları ile ilgili kayıtları bulunduran tabletler, sözlükler, ticari kayıtlar, kanunlar ve kehanetleri içeren belge niteliğindeki kaynakların denetim ve düzenlenmesi kütüphane tarafından yapıldığı bilinmektedir.  Roma Cumhuriyetinin yaklaşık son dönemleri ve Bizans İmparatorluğu’nun başlangıç dönemlerinde, Romalı Aristokratlar kendi evlerinde oluşturdukları kütüphanelerde kaynaklarını muhafaza ediyorlardı.

Başkan Altay, Belediye olarak spora ve sporcu gençlerimize de çok önem verdikleri ve Selçuklu Belediye spor Kulübüne yatırımlarının da arttırarak devam ettiklerini ifade etti.  Belediye olarak 26 Spor tesisinde, 19 ayrı branşta, 18 binden fazla kayıtlı sporcu ve 6155 lisanslı sporcu ile Türk sporuna katkı sağladıklarını ve sporcu gençlerimize hizmet vermeye çalıştıklarını da vurguladı. Spor Kulübümüze kayıtlı sporcularımızın uluslararası başarılar elde ettiklerini de sözlerine ekledi.

1481114898.jpg

Selçuklu Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Kadim Başkentte bulunmaktan, tarihi övgülerle dolu bir medeniyete mensup olmaktan ve hizmet etmekten duydukları mutluluğu sözlerine ekledi. Selçuklu Belediyesi olarak, Selçuklu Medeniyeti ve Anadolu Selçuklularının mimarını, tarihini, kültürel ve eğitim çalışmalarını gün yüzüne çıkarılması noktasında da çalışmalarda bulunduklarını ifadelerine ekledi. T.C. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde ve Selçuklu Belediyesince yürütülen ‘Anadolu Selçuklu Çağı Mirası Projesi’ tamamladıklarını..  30.000 km yol kat edilerek, üçü mimari, ikisi müze eserleri olmak üzere, beş ciltlik eser ve 30 dakikalık belgesel ortaya çıktı. Projenin tamamlanmasının ardından, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı proje hakkında bilgilendirdiklerini de ekledi.  Projenin sunumunda Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan; ‘’Köklerini kaybetmiş olanlar, bırakın göklere kanat açmayı, rüzgârın önünde nereye savrulacağını bilemeden sürüklenir dururlar. Böyle milletlerin kaderi de ‘tarih yapmak’ değil, ‘tarih olmak ’tır.  Hâlbuki bizim milletimiz, tarih yapmakla maruf bir millettir. Selçuklu dönemi, bu kadim tarihte özel bir öneme sahiptir. Selçuklunun hüküm sürdüğü kültür coğrafyasının en önemli yeri de, hiç şüphesiz, Anadolu’dur.  Bugün de ülke ve millet olarak, güçlü ve müreffeh geleceğimizin yolu, kendi tarihimize sahip çıkarak, oradan elde edeceğimiz dersler ışığında hedeflerimize yürümemizden geçiyor. İşte bu sebeple, “kökü mazide bir ati” şuuruyla hayata geçirilen çalışmaları destekliyor, teşvik ediyoruz’ ifadelerinde bulunduklarını vurguladı.

Selçuklu Belediyesi Başkanı Uğur İbrahim Altay ve ekibine, Kadim Başkent ve sakinlerine daha nice güzel hizmetlerde bulunmayı,  yatırımlar ve çalışmalara da imza atmalarını ve Başarı dileklerimi sunarım.

Durun!.. Bu Gidiş Nereye Böyle?

Anadolu diyarı güzel ülkemizde, son dönemde, insanlık havsalasının alamayacağı,  olamaz denilen şeyler yaşamaktayız. Acaba Neden?   Terör saldırıları ve patlamalar neden sadece bizim ülkemizde, Anadolu diyarında ve bölgemizde cereyan etmektedir? Daha nice bu vb. sorulara doğru ve net teşhisi koyabilir, doğru tahliller yapabilir ve tedavisi noktasında da sağlıklı adımlar atabilirsek,  ancak bu sorunlarla, saldırılarla o zaman baş edebiliriz. Aksi halde, tüm bu saldırıları yapanların ve planlayanların,  farkında olmadan sadece ve sadece emellerine ve hedeflerine ulaşmalarına yardımcı oluruz. Dün Libya’da, Irak’ta, Somali’de, Sudan’da yaşattıklarını ve bugün Suriye’de olduğu gibi, yaşam tercihi ve farklılıklar üzerinden ülkemizi karıştırmak ve kaos peşindeler.  Müslüman Uyanık olmak zorundadır. Müslüman Basiret sahibi olmak zorundadır. Müslüman Fehim sahibi olmak zorundadır. İnsan olmanın gereği de budur. İnsan olarak yaratılmanın en bariz özellikleri de bunlar değil midir? İnsan olmanın gerek ve yeter şartları da bu keyfiyetlere haiz olmayı gerektirir.

Geçtiğimiz günlerde, yılbaşı kutlaması, eğlencesi münasebeti ile kendini bilmez,  fakat ne yaptığının farkında olan, kendisine verilen görevi yerine getirmek için her şeyi göze alabilen bir insan müsveddesi, uşak,  taşeron, bir işbirlikçi vasıtası ile bir eğlence mekânına menfur bir saldırı düzenlendi. Bu vb. olayları yapanlara insan dahi denilemez. Hele bir de bu hain ve cani duygularla gerçekleştirdiği saldırıyı bir din, bir inanç ve yaşam tercihleri adına yaptığını veya yapabileceğini düşünüyorsak; yine aldanıyoruz, yine bizleri kandırıyorlar, yine birilerinin ekmeğine yağ sürmeye, hedeflerine ulaşmalarına sadece yardımcı oluyoruz demektir. Yine birileri ülkemizde ve bölgemizde cambaza bak oynuyor demektir. Uyanık olmamız gereken bir dönemden geçtiğimizi sürekli olarak vurgulamaya çalışıyoruz. Bu asil topraklarda, hangi tarih ve hangi dönemde,  insanların yaşam biçimine, tercihlerine, inançlarına ve dinlerine müdahale edilmiştir? Nerede görülmüştür? Daha dün İstanbul’u fethettiğimizde, tüm inançların ve tüm yaşam biçimlerinin ne kadar rahat bir şekilde hayatiyetlerini sürdürdüğüne tarih şahittir. Birkaç densiz, birkaç kendini bilmez uşak ve işbirlikçilerin insanlık dışı davranışları ile bir din, bir inanç sistemi, bir düşünce sistematiği ve yaşam biçimi hedef alınamaz, alınmamalı diye düşünüyorum. Bunlar her dönemde olmuştur, olacaktır ve olmaya da devam edecektir. Çünkü yaşamakta olduğumuz, üzerinde bulunduğumuz Anadolu toprakları dünyanın en cazibe merkezi, en verimli ve tüm enerji dağıtım merkezlerinin kavşak noktasında bulunmaktadır. Elbette ki birilerinin bu topraklarda gözü olacaktır. Elbette ki birileri de bu gözlere uşaklık etmeye de devam edecektir. Sadece uyanık olmak, bir ve beraber olmak zorundayız. Sadece farklılıklarımızla ne kadar zengin olduğumuzu idrak etmemiz gereken, çok önemli ve çetin bir dönemdeyiz. Sadece tarihin yeniden yazılmaya, sınırların yeniden çizilmeye çalışıldığı çok zorlu bir dönemdeyiz. Bir, beraber, iri, diri ve kardeş olmamızın, saflarımızı daha da sıkılaştırmamız gereken çok hayati bir dönemden geçmekteyiz. 

Bir eğlence mekânına yapılan bir hain saldırı sonrası, tüm Türkiye’de ve özellikle de yerelde, kendini bilmez birkaç kişi tarafından, yaşam biçimi ve tercihleri üzerinden olumsuz bir algı oluşturulmaya, saldırıyı yapanlara ve arkasındaki akla hizmet eden açıklamalar,  sosyal medyada yazılar, tweetler vb. paylaşımları görmekteyiz. Durun arkadaşlar! Ne yapıyorsunuz? Durun kalabalıklar! Ne yaptığınızın farkında mısınız?  Neye ve kimlere yaranmaya çalışıyorsunuz? Son 1,5 yılda yüzlerce askerimizi, polisimizi ve vatandaşımızı terör saldırıları ve patlamalarda şehit vermemize rağmen, dost bildiğimiz devletler ve birliklerden hiç ses duyuldu mu ki? Eğlence mekânı saldırısı sonrası müttefiki ve üyesi bulunduğumuz NATO denen birlikten yabancı uyruklu vatandaşlar için bayraklar yarıya indirildi. Anladın mı şimdi? Büyük oyunu; Gör, İdrak et ve Uyan artık!. Uyuma vakti değildir. Ne yapıyor ve ne yapmakta olduğunuzu bilinçli olarak yapıyorsanız; Adama sorarlar; Kime ve neye hizmet ediyorsunuz, diye? Farkında değilseniz de uyanmanızı tavsiye ederim. Büyük bir planın parçası ve oyuna geliyorsunuz… Büyük bir plan ve oyuna, akla ve hesaba hizmet ediyorsunuz.  

2016’yı Unutmak mı?. ASLA!

2016 takvim yılı bitip, 2017 yeni takvim yılının birey olarak tüm insanlık için ‘ sağlık, sıhhat ve afiyet ‘ getirmesini;  Ülkemiz, Bölgemiz ve tüm Dünya halklarına da  ‘ Barış, Huzur ve İstikrara ‘  vesile olmasını dilerim. 2017 takvim yılının daha ilk saatlerinde,  İnsanlıktan nasibi olmayan, terör odakları ve işbirlikçileri üzerinden, bir eğlence mekânına saldırı düzenlendi. Birileri bu yeni takvim yılında da boş durmayacaklar. Ayrıştırmak için gelecekler. Farklılıklarımız olan zenginliğimizi örselemek için gelecekler. Canlarımızı yakmaya devam edecekler. Ülkemizin birliği ve bölgemizin barışı, huzuru ve istikrarı birilerinin uykularını kaçırıyor. Bölgemizdeki istikrarsızlıktan nemalanan ve beslenen tüm taşeronlar, işbirlikçiler ve onların ağababaları konumundaki küresel aktörler; yine iş başındalar. Yine kan ve terörden medet umuyorlar; Yine masum insanlar üzerinden geliyorlar. Bölgemizin huzuru ve istikrara kavuşması, küresel aktörler ve oyuncaklarının bölgeyi tamamen terk etmelerinin işaretidir. Bunu çok iyi bilen küresel aktörler, bölgemizde sürekli olarak, vekalet ve vesayet savaşları üzerinden,  suni kaos peşindeler; Doğrudan gelemezler ve savaşamazlar. Bu asil millet ve bölge halkları bu defa,  oyuna gelmeyecektir. 100 yıl önceki büyük oyun; böl – parçala – yönet ve gizli anlaşmalarını bu defa yürürlüğe koyamayacaklar. Bu 100 yıllık plan ve anlaşmalarının bozulması, gecikmesi ve ertelenmesidir; tüm bu yaşadığımız; terör saldırıları, patlamalar ve krizler.

2016 takvim yılını, yaşanmış diğer yıllar gibi kolay bir şekilde unutmak ve bilinçaltımızı gömmek, gerekir mi?  Asla! Bazı devletlerin, milletlerin tüm tarihleri boyunca yaşayabileceklerini, biz millet ve devlet olarak, sadece 2016 yılında, neredeyse yaşadık. Bunları unutmak kolay mı? Asla! Bu asil millet ve devletini, içimizdeki taşeronlar ve işbirlikçileri maharetiyle; 15 Temmuz gecesi küresel sisteme tamamen teslim etmeye ve tamamen işgal edilmeye çalışılmıştır.  Bunları da mı unutalım?  Asla! Gençlerimize, okullarımızda anlatmayalım; Öyle mi? Asla! Birileri böyle bir sevda peşinde ise boşuna hülyalara kapılmasınlar. Birileri, millet olarak,  tüm bu yaşadıklarımızı, sanki normal bir yıl ve ömür yaşamış gibi tarihin tozlu sayfalarında yerini almasını beklemesin? Bu asil millet,  hainlerini ve vatan sevdalı yiğitlerini, asla unutmayacaktır. Bu asil milletin tarihi zaten hainlerle ve yiğitlerle doludur.  Her ikisi de anılması gerektiği şekilde, sürekli olarak hatırlanmaya ve tarihin tozlu sayfalarında yerini alacak, almaya da devam edecektir.

2016 takvim yılında,  canımızı sıkan, bizleri üzen ve sıkıntıya gark eden, zikredilen olumsuz yaşadıklarımıza rağmen, çok güzel gelişmeler ve yatırımları da asla unutmayacağız. Bu kadar saldırı ve ihanet altında ki bu asil devlet, milleti için çalışmaya ve yatırımlarına da devam etmiştir. Yavuz Sultan Selim köprüsü, Göktürk–1 Uydusu, Osman gazi Köprüsü, Ilgaz Tüneli, Avrasya tüneli, Kanal İstanbul, 3. Havalimanı vb. projelerle, bu ülkede kaos ve ekonomik kriz peşinde olan tüm küresel aktörlere, çok çalışmak ve dev yatırımlarla cevap vermeye de devam edeceğiz. Durmak yok; Çalışmaya devam edeceğiz. Durmak yok; Yatırımlarımıza, iş dünyası ve devlet olarak, devam edeceğiz. Durmak yok, düşmanlarımızı sevindirmeyeceğiz.  Küresel aktörler ve içimizdeki işbirlikçileri; gelmeye, saldırmaya, terör olaylarına, ekonomik kriz, kaos ve iç savaş çıkarmak için gelecekler. Durmak yok; , inadına sokaklarda olacağız, inadına işimize  – gücümüze sarılacağız, inadına çalışmaya, üretmeye ve ihracata devam edeceğiz. Durmak yok; inadına Birlik, inadına Beraberlik, inadına Kardeşlik, inadına Tek yürek ve Tek yumruk olmaya;  bu asil milleti ve devletimizi asla yıldıramayacaklar,  asla korkutamayacaklar. Kaos ve iç savaş peşinde olan, tüm küresel aktörler ve onların oyuncakları taşeronlarına da asla fırsat vermeyeceğiz ve asla da emellerine ulaşamayacaklar. 

Böl, Parçala ve Yönet; Sykes – Picot!

Türkiye Devleti, Milleti, Bölge Devletleri ve halkları olarak çok çetin ve zor bir dönemden geçtiğimizi, sürekli olarak vurgulamaya çalışıyoruz. Bu ülke ve bölge üzerinde hesabı olan tüm küresel aktörler, küresel sistem, 10 bin km. mesafelerden buralara kadar, çok büyük plan ve hesap için kapımıza, sınırlarımıza kadar dayandılar.  Adamlara başkaca dertleriniz yok mu diye sorarlar?

ON bin km. uzaklardan buralarda ne işiniz var demezler mi?  Sınır komşunuz da, size bir saldırı, terör, zarar vb. sıkıntıları def etmek için mi geldiniz, demek gerekmez mi? Sınırlarımızda, ülkemizin ve bölgenin güvenliğini tehdit eden her türlü terör olaylarına itiraz etmek ve müdahale etmek kadar doğal hakkımız da mı olmasın?

Küresel aktörler tarafından kurulan, yönetilen ve yönlendirilen, terör örgütleri üzerinden,  vekâlet ve vesayet savaşları, neden hep bizim bölgemizde, bizim sınırlarımızda cereyan etmektedir? Adamlar bunca masraf, zahmet ve sıkıntıyı sadece eğlence olsun diye mi yapıyorlar? Buradan neyi ve neleri hedeflemekteler?  Nereye varmayı düşünüyorlar?

Bölge halkları olarak günlük yaşadığımız için bu vb. stratejik sorulara cevap bulmakta sürekli olarak geç kalmışızdır. Stratejik ve taktik düşünme, olaylara ve gelişmelere bölgemizin huzuru, refahı ve selameti zaviyesinden bakmaya başladığımız gün, bölgemizde ki tüm dış destekli olaylar, saldırılar anında duracak ve bitecektir.

Son günlerde meydana gelen terör, patlamalar ve saldırılarda, canlarımız gidiyor, ciğer parelerimizi kaybediyor ve analarımız ağlamaktadır. Ülkemizde son 1,5 yılda meydana gelen terör olayları,  patlamalar, saldırılar, durduk yerden mi olmaktadır? Bu olayların arkasında büyük bir güç, büyük bir akıl ve strateji yok mudur? Bir ruh hastası çıkıyor ve bu patlamaları gerçekleştiriyor, Öyle mi?

Birileri bu şekilde inanmamızı bekliyorlar;  100 yıllardır olduğu gibi… Büyük oyunu planlayanlar, normal, sıradan bir vatandaş aklı ve penceresinden olaylara baktığı gibi, devlet aklının da bu şekilde bakmasını ve değerlendirmesini mi bekliyorlar? Artık bölge halklarının uyandığını daha önce vurgulamıştık.

Bölgemizdeki bazı devletler ve Liderler de artık,  küresel aktörlerin oyun ve planlarına, karşılık vermeye başladılar. Yaşanan tüm bu gelişmeler, verilen bu cevapların, bozulan oyun ve planlarının gerçekleşemeyeceğinin, bölgemizde istedikleri gibi at oynatamayacaklarını anlamalarının çaresizliği ve karşı saldırılarıdır. Bölge devletleri adına bir liderin, bölgenin selameti ve huzuru adına,  kendi planları çerçevesinde hareket etmeye başlamalarının, rahatsızlığı ve sıkıntılarıdır, tüm yaşananlar.

ABD eski dış işleri bakanı bundan 5–10 yıl kadar önce Ortadoğu bölgesinde en az 22 ülkenin sınırları ve iktidarlarının değişeceğini vurgulamıştı. Bölge halkları olarak bu cümleden ne demek istediğini, tam ve net olarak algılayamamıştık; Bölgemizde ki işgal ve terör olayları sürekli olarak tırmanmaya başlayıncaya kadar. Bölgemizdeki vekâlet ve vesayet savaşları üzerinden komşu devletlerin sınırları ve iktidarları değiştireceklerini de yeni yeni anlamaya başlamıştık.

1916 yılında, Osmanlı İmparatorluğunu bölmek, parçalamak ve her bir parçayı da çok kolay yönetebilmek adına, dönemin güçlü devletleri olan, İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Sykes- Picot anlaşmasını çok iyi hatırlamalıyız. Bu gün yürürlüğe konulmaya çalışılan Sykes-Picot anlaşmasında ise en az 40 kadar emperyalist devlet bulunmaktadır.

Dünya’da 1. Dünya Savaşı yıllarında 50 kadar devlet bulunmaktadır. 2. Dünya savaşı sonrası ise BM üye devlet sayısının 70’e çıktığını görmekteyiz. Bu gün itibari ile BM üye devlet sayısı 193, fakat kabul ettikleri devlet sayısı ise 236’dır. Günümüzde ise bu sayı, küresel aktörler tarafından 500’lere çıkarmanın hesapları yapılmaktadır.  Neden acaba? Devletlerin sayısı neden arttırılmaktadır? Bu durumdan; Kimin, kimlerin, nasıl bir menfaati bulunmaktadır? Dünya halkları olarak hiçbir zaman bu soruya net bir cevap da bulamadık ve anlayamadık. Algılayabilsek ve anlayabilseydik, küresel aktörler ve işbirlikçileri,  bu günlerde de aynı senaryolarını devam ettirebilirler miydi? 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan; ’Dünya 5’ten büyüktür’ dediği günden itibaren bölgemizdeki sorunlar, kaos ve terör tırmanarak devam etmektedir. Dünya yer altı ve yerüstü kaynaklarının tüm dünya halklarına yetecek miktarda bulunduğunu fakat bölüşümden kaynaklı sorunlar yaşadığımızı da vurgulamaktadır. Küresel aktörler ve onların finansörü konumundaki küresel sermaye, emperyalist hedefler ve kendi halklarının refahı adına, kendi atadığı valiler vasıtası ile dünya devletlerini yönetmeyi hedeflemektedir. Kendi valisini ataması içinde küçük kanton devletler kurmayı planlamaktadır. Küresel aktörler için tüm dünya üzerindeki büyük devletler,  kendi plan ve emperyalist hedefleri için engel teşkil ettiği düşünülmektedir. Bu hedefe ulaşabilmek adına, küresel aktörler ve küresel sistem; ulus devletleri, ırk detayları, mezhep ayrıştırmaları çerçevesinde, bölmek, parçalamak, yutmak ve kendi atadığı valiler vasıtası ile yönetmeyi arzu etmektedir; 100 yıl önceki Sykes-Picot yeniden, çok kanlı ve çok çetin bir şekilde devam etmektedir.  Günümüzde, Dünyanın ve bölgemizin yaşamakta olduğu ekonomik, sosyal ve terör saldırılarının arka planında ki büyük akıl, yeniden ve çok güçlü olarak gelmekteler. Gelecekler… Deneyecekler… Bölge halklarının ‘ BİR, BERABER ve KARDEŞ’ olduklarını, bölgemizin huzuru ve selameti adına tek yürek ve tek yumruk olduklarını,  idrak edinceye kadar; Gelmeye, saldırmaya, Canımızı yakmaya devam edecekler…  Bu gerçeği; Anladıkları gün, elleri bom boş olarak dönüp gidecekler, gitmek zorundalar… 

Milli Bilinç için Milli Seferberlik!

Türkiye,  Devlet ve Millet olarak son dönemde çok zor ve çetin bir dönemden geçiyoruz. Bu asil millet zor dönemlerinde her daim küllerinden yeniden doğmuş; Zor dönemlerde, bu asil millet tüm sınavlardan başarı ile geçmiştir. Bu asil milletin tarihi böyle destanlar ve başarılarla doludur. İçimizdeki vatan ve millet haini tipler, taşeronlar ve işbirlikçiler bu asil milletin bu duruşu ve inancını hiçbir zaman anlayamadılar, anlamak da işlerine gelmedi. Anadolu toprakları üzerinde hesabı olan küresel güçler, küresel sermaye ve onların içimizdeki uşakları ve işbirlikçileri, bu asil milletin inanmakta olduğu değerler silsilesinde, yaşamış oldukları kara parçasının her an zekâtını ve bedelini ödediği idrakinde olduğunu da hiçbir zaman anlayamadılar. Bu gün de çok çetin bir sınavdan geçmekte ve çok ağır bir bedel ödemekteyiz. Devlet ve Millet olarak, mazlum milletlerin umudu ve önderi olmamız, mazlum milletlerin dertleri ile hemhal olmamız, bölgemiz ve mazlum milletlerin yer altı ve yerüstü kaynakları üzerinde hesabı bulunan tüm küresel sermaye ve küresel güçleri, çok rahatsız etmekte, çok sıkıntı vermektedir. Devlet ve millet olarak, iç işlerimizle meşgul etmek, evinizin içini düzeltin, dünyanın sorunları ve büyük hedefler sizlerin neyine noktasında sürekli olarak terör olayları, patlamalar ve saldırılar gibi konularla sürekli olarak oyalanmakta ve enerjimiz içeride tüketilmeye çalışılmaktadır; 100 yıllardır olduğu gibi.  Artık oyunlarının, planlarının ve ihanetlerinin sonuna geldiklerinin onlar da farkında; Bu Asil millet uyandı…

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başkomutanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan; son dönemde, doğrudan, örtülü olmaksızın, devam etmekte olan vekâlet, vesayet ve terör saldırılarına, devlet ve millet olarak yaşadıklarımıza istinaden, bir savaş durumunda olduğumuzu, özellikle de bir kurtuluş savaşı halinde bulunduğumuzu ve tüm bu hainlere karşı, tüm devlet ve millet olarak; Milli Bilinç, Milli Birlik ve Milli Duruş sergileyebilmek adına, Milli seferberlik ilan edilmesi gerektiğini, tüm vatandaşlarımızdan ve yetkili kurumlardan bir talepleri olmuştu. Peki, nedir Milli seferberlik hali? Memleketin, maddi ve manevi bütün güçlerinin ( askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik güç ) topyekûn savaş ihtiyaçlarını karşılayacak ve savaşın devamını sağlayacak seviyeye getirilmesidir. Diğer bir deyimle maddi manevi bütün kuvvet ve kaynakların, savaş şartlarına göre yöneltilerek, barış durumundan sefer durumuna geçirilmesidir. Sefer kelimesi lügatte, devlet ve millet olarak topyekûn halde “yolculuk, savaşa gitme”,  seferberlik ise “yolculuğa, savaşa hazır hale gelme” anlamlarına gelir.

2013 yılından bugünlere kadar, Devlet ve Millet olarak; Gezi olayları, 17/25 Aralık operasyonları, 6/7 Ekim olayları, Hendek kalkışması ve son olarak tüm bu kalkışmalarda elde edemedikleri başarıyı, son bir vuruşla hedeflerine varabilmek için 15 Temmuz hain darbe ve işgal girişiminde, bu ülke tamamen küresel güçlere ve küresel sermayeye, içimizdeki taşeronlar ve işbirlikçileri vasıtası ile teslim edilmeye çalışılmıştı.  Tüm bu kalkışmalar, saldırılar ve ekonomik operasyonlarda başarı elde edemeyen, tüm dâhili ve harici güçler, artık son kozlarını da oynamaya başladılar. Ülkemizin her bir bölgesinde,  uşaklarını kullanmak suretiyle, her gün bir patlama ve terör olayları ile karşı karşıyayız. Her gün canlarımızı kaybediyoruz. Her gün analarımız ağlıyor. Millet olarak canımız, canlarımız gidiyor. Tüm bu yaşananlara istinaden devlet ve millet olarak milli seferberlik halinde bulunmamız, yani psikolojik olarak, millet olmanın verdiği bilinçle bir kurtuluş savaşı halinde bulunduğumuzu idrak etmemiz, birlik, dirlik, beraber, tek yürek ve tek yumruk halinde olmamız gerektiği vurgulanmaktadır. 100 yıl önce, 7 düvele karşı millet olarak verdiğimiz bağımsızlık ve kurtuluş savaşı mücadelesini,  bu gün 7 düvelin kurduğu, yönettiği ve oyuncakları olan, en az 70 adet terör örgütlerine karşı, vekâlet ve vesayet savaşları üzerinden vermekteyiz. Dün karşımıza çıkan 7 düvel bugün artık doğrudan çıkamamakta, ajanları üzerinden, içerideki taşeronlarını, terör örgütlerini ve işbirlikçilerini üzerimize salmaktalar. Millet olarak bunu idrak etmemiz, bir bütün halinde bu mücadeleyi topyekûn olarak vermemiz gerekmektedir; Tüm farklılıklarımız ile…  Tüm siyasi partilerimiz ile… Tüm dernek ve vakıflarımız ile… Tüm oda, borsa ve sendikalarımız ile… Kabaca, tüm millet olarak bugün yaşamakta olduğumuz kurtuluş savaşını hep birlikte, topyekûn olarak vermemiz gerekir. Aksi halde kaybederiz… Aksi halde gidecek bir vatan toprağı bulamayız… Aksi halde parça parça oluruz… Aksi halde birliğimiz ve dirliğimiz gider,  gücümüz zayıflar ve düşmanlarımızın oyuncağı olur,  yok oluruz.

Hülagu, Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han’ın torunu, İlhanlı Devletinin kurucusu Mengü Kağan’ın da kardeşidir. 1255 yılında ağabeyi Mengü Han tarafından Ortadoğu’da henüz ele geçirilmemiş topraklar için görevlendirilir. Hülagu, tüm Ortadoğu bölgesini ele geçirdikten sonra, bölgenin âlimlerden birisini otağına çağırır ve tüm bu yaşadıklarınız başına neden geldi, tüm bu zulümleri neden yaşadınız; Makamına gelen Kadıhan âlim ile arasında kabaca şu şekilde bir sohbet gerçekleşir. Hülagu; “Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?” diye sorar. Kadıhan, gayet sakin bir şekilde; “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetin bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal, mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere de seni gönderdi” der. Hülagu bu sefer ikinci sorusunu sorar; “Peki, beni buradan kim gönderebilir?” der. Kadıhan’nın cevabı çok manidardır; “O da bize bağlı. Benliğimize dönüp, ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçer, birlik, dirlik, kardeşlik halinde, iri ve beraber olursak, işte o zaman sen buralarda barınamazsın,  duramazsın” şeklinde cevap verir.

Erdoğan’sız Türkiye Sevdalıları Çok Rahatsız!

Öncelikle geçtiğimiz hafta sonu ulusal bir maç sonrası meydana gelen hain patlamada, şehitlerimize Allah’tan Rahmet, yaralılarımıza acil şifalar, yakınlarına da sabrı cemil niyaz ederim. Milletimizin başı sağ olsun… Vatan Sağ olsun… Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan;  2. Dünya savaşı sonrası oluşan de facto duruma yönelik olarak, neler yapıyor ve neler söylüyor ki; Dünya üzerinde oluşan bu statükonun devam etmesini isteyen küresel güçler ve onların finansörü konumundaki küresel sermaye, özellikle de aynı durumun devamı noktasında, ülkemizde ki taşeronları ve işbirlikçilerinin çok sıkıntılı olduklarını ve bu durumdan oldukça da rahatsızlık hissettiklerini gözlemliyoruz.  Yabancı ülkeleri, küresel sermayeyi anladık tamam da… İçeride ki taşeronları ve işbirlikçilerinin durumunu ise çözümlemekte gerçekten zorlanıyoruz.  Bir insan;  Nelerin karşılığında ülkesine karşı ihanet konumunda olabilir ki?  Sayın Cumhurbaşkanımız neler söylüyor, kabaca bir baktığımızda; Dünya 5’ten büyüktür. Dünya bu şekilde adaletsizlik, haksızlık ve huzursuzluk ile artık devam edemez. Dünya halklarına barış ve huzurun gelmesi adına riskler almamız gerektiğini, özellikle de bizim bölgemizdeki karışıklıkların durması, bir bölge insanı ve lideri olarak, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmamak adına bir duruş sergilemeye ve birkaç kelam etmeye çalışıyor… Durum sadece bunlardan ibaret değil mi? Bizim göremediğimiz, anlayamadığımız başkaca neler olabilir ki? 

ABD eski dışişleri bakanı bundan birkaç yıl önce ‘Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları, idare şekli ve iktidarları değişecek‘ dediğinde, dünya üzerinde ve bölgemizden hiç kimsenin gıkı çıkmamıştı. Neden bizim bölgemizde devletlerin sınırları ve idari yapıları değişiyor, bölgemizdeki 22 ülkeden, 60 ile 90 arasında, yönetilmeye ve kontrol edilmeye müsait, mini mini kanton devletler üretmeye çalışıyorlar?  Neden bizim bölgemizde kendilerinin kurmuş oldukları terör örgütleri üzerinden ülkelerimizi karıştırıyorlar? Vekâlet ve vesayet savaşları sadece bizim bölgemizde, neden devam ediyor? Yüzbinlerce masum insanımızın canına kastediyorlar?  Neden; Ciğerparelerimizi yok ediyorlar, canlarımızı yakıyor ve acıtıyorlar? Bölgenin bir lideri çıkıyor ve bölge liderlerine ve halklarına hitaben; Durun kalabalıklar; 100 yıllardır devam eden bu Dünya düzeninde bir yanlışlık var… Bölge halkları olarak, Bir ve beraber olabilirsek;  bu akan kanı, gözyaşını, zulmü ve sömürüyü durdurabiliriz. Dünya ve bölgemiz halklarına, huzur ve selamet ancak o zaman gelebilir; Kabaca ifade etmek istedikleri bundan ibaret değil mi?

Son günlerde Dünya basınında, Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik olarak serdedilen seviyesi düşük ifadelere kabaca bir bakalım; DAEŞ diyor ki;  “Her Müslümanın bilmesi gerekir ki; Necmettin Erbakan ve Tayyip Erdoğan kâfir ve tağuttur.  Bunlara oy ve destek verenler de kâfir kullardır.  Her bir Müslümanın, bunlara kin ve öfke duyması ve elinden geldiği kadar bunlara düşmanlık göstermesi gerekir.   ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ise bir konuşmasında isim vermeden, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sistemi için anayasayı değiştirmek istemesini eleştirdi.   Yolsuzluk artıyor. Otoriterlik artıyor. Bazı liderlerin gücünü pekiştirmek için anayasayı değiştirme hamlelerini görüyoruz. Bütün bunlar AGİT’in temel kurucu ilkelerine açık saldırı oluşturmaktadır. Stratfor;  ‘Dolarını bozdur’ domino etkisi doğurabilir.  Stratfor düşünce kuruluşu, Türkiye’nin yerel parayla ticaret hamlesinin başka ülkelerin de katılımıyla oluşturacağı bir dalga halinde, yeni bir küresel sistem değişikliği yaşanacağını iddia etti. Amerika’yı, Türkiye’de yaşanan milli paraya sahip çıkma hareketinin diğer ülkeleri de etkileyerek bir domino etkisi meydana getirebileceği endişelerini sıraladı.   Avrupa’dan gelen sesleri hepimiz yakinen zaten biliyoruz. Ülkemizden kaçan tüm ihanet ve terör şebeke üyelerine nasıl kucak açtıklarını, nasıl baş tacı ettiklerini de görüyor ve gözlemliyoruz. Çünkü Avrupa Birliğinin bu gününü kurtarmak adına bize saldırmaktan başka yapabileceği bir şeyleri kalmadı. Küresel sermaye,  Avrupa Birliğinin tamamen dağılma sürecine girmesine göz yumuyor.  Küresel güçler ve onların finansörü konumundaki küresel sermaye; Ortadoğu, Avrasya ve Afrika bölgesindeki yeni oluşacak, Yeni Dünya düzeni ve Paylaşım savaşında Avrupa Birliğini istemiyorlar.  Dağılmamak için de bizimle bir olmak, bizleri yanlarına almak zorundalar. Sadece bize saldırıyorlar. Yeni oluşmakta olan Dünya düzeninde Türkiye’nin gücünün farkındalar; Türkiye olmadan bu yeni düzen kesinlikle kurulamaz. Saldırmalarının hiçbir önemi olmayacak. Kaybetmek zorundalar ve Başaramayacaklar; Sadece canımızı yakmaya, ciğer parelerimizi almaya devam edebilirler.

Tüm bu ifadeler neyin rahatsızlığı olabilir ki? Dünya üzerinde, özellikle de ülkemizde 1856 Islahat Fermanı ile başlayan, kontrol ve denetim kademelerindeki taşeron elemanlarla ülkemizi ve bölgemizi yönetme sürecinin sonuna geldiklerini, fark ettikleri için olabilir mi? Bir Lider çıkıyor,  Ülkesinin, bölgesinin selameti ve huzuru adına bir duruş sergilemeye çalışmaktadır.   Dünya üzerindeki,  Erdoğan ‘sız bir Türkiye sevdalılarının, yanında olmak, içeride ve dışarıda,  kimlerin işine gelmektedir? Tüm Türkiye ve bölge halkları olarak, ya küresel güçler ve onların finansörü konumundaki küresel sermayenin oyunlarına destek olacağız, ya vekâlet ve vesayet savaşlarına alet olacağız,  ya onların dünya üzerinde yaktıkları ateşe odun atmaya, benzin taşımaya devam edeceğiz, ya da bu gidişe bir Dur diyeceğiz.  Artık, bu düzen böyle devam edemez diyecek miyiz? Artık, ayağa kalkmanın, şimdi tam zamanıdır. Artık, ülke ve millet olarak inancın, tarihin, kültürün, coğrafyanın ve medeniyetimizin bizlere yüklemiş olduğu mesuliyetlerin farkına varmanın, şimdi tam zamanıdır.  Ülkemiz ve bölge halkları olarak; Bir, Beraber, İri, Diri, Kardeş ve hep birlikte Türkiye olduğumuzun bilincine varmanın, şimdi tam zamanıdır. Ayrılıkların,  farklılıklarımızı öne sürmenin, hiç de vakti değildir. Küresel güçler ve küresel sermayenin plan ve oyunlarına alet olmanın; Kapımıza dayanmış, 100 ülkenin 300 bin paralı askeri ve Akdeniz sahillerinde bekleşen en az 100 savaş gemisinin olduğu bir dönemde,  aynı küresel güç odaklarının Erdoğan ’sız bir Türkiye için yapamayacakları hiçbir saldırı ve terör çeşidinin de kalmadığı bir zaman diliminde,  ayrılıkları,  farklılıklarımızı öne sürmenin, fitne ateşini körüklemenin, benzin ve odun atmanın, hiç de zamanı değildir,  diye düşünüyorum.  Onurumuzdan, Dik duruşumuzdan, Milli Birliğimizden, Bayrağımızdan, Vatanımızdan, Devletimizden, Ezanlarımızdan,  Bağımsızlığımızdan, Bölgemizin ve Bölge Halklarının Huzuru, Refahı ve Selametinden; Asla vaz geçmeyeceğiz;  Asla Teslim olmayacağız;  Asla Diz de çöktüremeyecekler…