Ey oğul! insanı yaşat ki, devlet yaşasın;

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı – din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi’nin kayınpederi ve hocası, Orhan Gazi’nin dedesi bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti’nin fikir babası olan Şeyh Edebali’nin Osmanlı devletinin idareci noktasında bulunanlara ve bugün bizlere yönelik olan ikazları ve nasihatlerine bir göz atalım. Devlet idaresinde bulunan idarecilerimize, bulundukları koltukların hizmet makamı olduğunu unutmamalarını, sürekli olarak hatırlamalarını;  ‘ Benlik – Ego- Kibir’ noktasında nelere dikkat etmemiz gerektiğini, bu kötü hasletlerden nasıl soyutlanmamız ve korunmamız gerektiğini… Özellikle de devlet idaresindeki müşavere – danışmanlık müessesinin önemine binaen,  günümüzde yaşamakta olduğumuz süreçler doğrultusunda,  geçmişte yaşanan tecrübeler ışığında, bu nasihatleri, uyarılarını bir kez daha anlamayı ve anlamlandırmayı ümit ederek Sonsuz Kudret Sahibi Yüce Allah’tan bu manada tefekkür deryasına dalabilenlerden eylemesini dilerim.

Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey Oğul! İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.

Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin. Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.  Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Asıl olan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.  Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!  Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap. Öfke ateş, öfke afet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir. Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsanıdır.

Oğul, açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme. Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.

Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.  Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler! Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan sevgiyle olanıdır. “Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul! Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir. İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı, İyiliğe iyilik her kişinin kârı, Kötülüğe iyilik, er kişinin kârıymış oğul.

Ey Oğul! Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime… Zengin iken fakir düşene… Hatırlı iken itibarını kaybedene… Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın. Osman! Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun. Ey Oğul! Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun. Ey Oğul! Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

Şer bildiklerimizde Hayır vardır!

Türkiye vb. ülkelerde gündem çok kolay ve hızlı değişir. Normal bir vatandaşın bu gündeme yetişmesi ve takip edebilmesi bazen çok zor ve hatta imkânsız derecededir. Olaylar meydana gelir,  bizler sadece sonuçlarını görebiliriz. Vuku bulan olayların süreçlerini, detaylarını ve hatta ileriye yönelik olan etkilerini çok sonradan görebiliriz. 1990 yılara kabaca bir göz gezdirdiğimizde ne demek istediğim çok kolay bir şekilde anlaşılacaktır. Ülkemiz ve bölge üzerinde hesabı olanlar, içerideki taşeronları vasıtası ile oluşturulan gündemi yakalamakta çok zorlanıyorduk. Acaba neden? Neler meydana geliyordu ve bizler anlayamıyorduk? Vatandaşın anlamakta zorlanabileceği ne olabilirdi ki? Evet, gündem çok hızlı ve yoğundu… Bölge ve ülkemiz üzerinde hesabı olanlar tekrar ve çok güçlü olarak gelmeye devam ediyorlardı. Ülke içinde bir lider, ne yapmak istediklerini çok iyi bildiği ve öngördüğü için sadece cevap veriyordu… Daha önceki yıllarda olanları ve olayları ne görebiliyorduk, ne de cevap verebiliyorduk. Cevap verebilecek olan bütün kişiler,  kanallar ve kurumlarımız işgal altında bulunuyordu. Bir yüzyılları daha heba etmenin anlamı yok diye düşünüyorum. Bölge hakları adına bazı kararları almamız ve cesaretimizi toplamamızın vakti çoktan geldi ve geçti… Ülkemiz ve bölgemizde meydana gelen ve yetişmekte zorlandığımız gündeme yönelik olarak ‘ LAO TZU’ öyküsünü ve  ‘Hızır (as) ve Musa (as) kıssalarını, okumayı, anlamayı, anlamlandırmayı ve olaylara bir de bu zaviyeden bakmayı düşünüyor ve öneriyorum. Bugün köşe yazımda sizlere sadece iki öyküyü anlatmak ve buradan ne gibi notlar ve dersler çıkarabileceğimize tekrar tekrar tefekkür edelim diye düşünüyorum.

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış:
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. Meydana gelen olayların hangisinin talih, hangisinin
şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor. Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Hızır ve Musa aleyhi selamın hikâyesi;
Bir gün Hızır (as) ile Hz. Musa yolda giderken Hızır (as) Hz. Musa’ya:
-Artık seninle burada ayrılıyoruz. Çünkü sen benim yaptıklarıma dayanamazsın, demiş. Hz. Musa ise hayır ben seninle gelmek istiyorum. Söz veriyorum yaptıkların hakkında sana hiçbir şey sormayacağım, demiş. Böylelikle yola çıkmışlar. Biraz gittikten sonra karşılarına bir gemi çıkmış. Bu gemi yoksullara aitmiş. Hızır (as) bu gemide bir delik açmış. Hz. Musa bunu görünce “sen ne yapıyorsun, şimdi bu insanlar nasıl gidecekler, bunu neden yaptın?” demiş. Hızır (as.) ise “hani bana bir şey sormayacaktın. Tamam, buraya kadar artık seninle ayrılıyoruz” demiş. Hz Musa bunu duyunca “tamam bir daha ağzımı açmayacağım.” demiş. Tekrar yola koyulmuşlar. Yolda giderlerken Hızır (as) bir çocuğu öldürmüş. Musa (as.) iyice hiddetlenmiş ve “sen ne yapıyorsun, o daha çok küçük, onu neden öldürdün.” demiş. Hızır (as.) yine “hani bir şey sormayacaktın, artık bu kadar yeter, seninle yollarımız burada ayrılıyor.” demiş. Hz. Musa tekrar özür dileyerek bir daha yapmayacağını söylemiş. Tekrar yola koyulmuşlar. Ve sonunda bir köye varmışlar. O köydeki kadınlardan su ve yiyecek bir şey istemişler. Fakat kadınlar Hızır (as.) ile Hz. Musa’yı kovmuşlar. Buna rağmen Hızır (as.) köyün tam çıkışındaki yıkılmak üzere olan bir duvarı onarmış. Hz. Musa bunu görünce tekrar bağırmaya başlamış. Ve Hızır (as.) :
-Tamam, bu kadar yeter sana her şeyi anlatacağım ve seninle ayrılacağız. Gemiyi delmemim sebebi ileride sağlam gemileri ele geçiren korsan gemisi vardı. Gemiyi deldim ki o korsanlar gemiyi sağlam diye ele geçirmesinler. Çocuğu öldürmemin sebebi o çocuk büyüyünce inkârcı, kâfir bir çocuk olacaktı ve ailesine eziyetler edecekti. Bundan dolayı küçük yaşta öldürdüm ki büyüyünce böyle olmasın. Gelelim duvarı onarmama… O duvarın altında iki yetim çocuğa bırakılan miras var. Bu duvar zamanla yıkılacak ve artık o arsayı ekin ekmek için kullanacaklar. Bu yüzden onardım ki çocuklar büyüyene kadar idare etsin, çocuklar büyüyünce mallarını alsınlar.

Ya karar verip zamana ve mekâna sahip olacağız… Ya da yine bir karar verip yüzyıl önce olduğu gibi kaos ve kıtlıklarla boğuşacağız… Karar bizim…  Ülke ve bölge olarak kaybedecek hiçbir vaktimiz kalmadı. Varlık ve yokluk meselesi olduğumuzu anlayabilmek adına… Sonsuz Kudret sahibi olan Allah yüce kitabımızda buyurduğu gibi; ‘’ “Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.  ALLAH bilir siz bilemezsiniz… Bakara / 216

Bu Topraklar Özüne mi dönüyor?

Bölge üzerinde hesabı bulunan emperyalist ülkeler, Türkiye’nin bölgesinde herhangi bir ülke ile meydana gelebilecek her türlü birlikteliğin önünü kesmek için olabilecek bütün operasyonlara girişirler. Bölgemizdeki ve ülkemiz içerisindeki kaos ve kavgaların tek bir sebebi bulunmaktadır; Bölge ülkeleri ve liderleri bir araya gelemedikleri için dışarıdan sürekli olarak müdahaleler olmaktadır.  Bölge ülkeleri ve liderlerinin bir araya gelmesi demek; bölge üzerinde hesabı olanların bütün hesaplarının berhava olması demektir. Bölgenin lideri konumundaki ve liderliğe namzet ülkeleri sürekli olarak, bölge üzerindeki hesabı olan emperyalist ülkeler ve taşeronları vasıtası ile terör vb. konularla oyalanmaya, karıştırılmaya devam edilmektedir. Ülkemizdeki terör belasının 40 yıldır neden bitmediğinin veya bitirilmediğinin tek bir açıklaması vardır; Bu ülkenin enerjisinin bu vb. olaylarla tüketmeye yönelik çalışmalar.

Geçtiğimiz günlerde, İslam İşbirliği Teşkilatının 13. Toplantısı İstanbul’da gerçekleştirildi. Toplantı akabinde ise teşkilatın başkanlığına Türkiye Devleti ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan seçildi.  Cumhurbaşkanımız İran lideri ile yaptığı görüşmelerde;  ‘“Türkiye ve İran, küresel ve bölgesel düzeyde önemli ülkeler. Dolayısıyla hâlihazırda bölgemizi sarsan terörizm ve mezhepçilik sorunları ile bunlara bağlı olarak ortaya çıkan insani krizlerin üstesinden gelinmesi için birlikte çalışmamız gerekiyor. Ülkelerimizin, Suriye ve Irak başta olmak üzere bölgemizde akan kanın ve yaşanan krizlerin durdurulması için gereken çalışmalara öncülük etmesi şart.  Bölgenin selameti adına aramızdaki siyasi diyaloğu güçlendirmek suretiyle görüş ayrılıklarını asgariye indirmeyi, müşterekleri azamiye çıkarmayı sağlamamız her şeyden önce ülkelerimizin lehinedir. Bu şekilde davrandığımızda, bölgemizdeki sorunlara dışarıdan değil, yine bu bölge içinden çözümler geliştirilmesini özellikle sağlamamız halinde bir an önce netice alacağımıza inanıyorum. Bölgenin iki önemli ülkesi olarak bu konuda bizlere çok önemli bir sorumluluk düştüğünün farkındayız’ ifadelerinde bulundu.

İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımız bütün üye ülkelerin çok değerli liderlerine; ‘ Gelin Bir ve Beraber olalım, bölgemizdeki akan kanın durması için güç birliği yapalım. Bölgenin sorunlarını, dışarıdan müdahalelerle değil, bölge devletleri çözmek için gayret etsin. Bölgenin selameti ve mazlum milletlerin refahı adına bu girişimi yapmamız gerekmektedir. Bir 100 yılı daha kaybetmeye bölge halklarının mecali kalmamıştır.  Aksi halde çok geç olabilir’ şeklindeki konuşmalarında sürekli olarak vurgu yaptı.

Avrupa’nın çok medeni ve özgür ülkelerinde, İslam İşbirliği Teşkilatı toplantı öncesinde ve toplantının akabinde,  Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik olarak yapılan hakarete varan sözler ve konuşmaları basından hep birlikte sadece izlemekle yetiniyoruz. Acaba neden yapıyorlar? Bunlar durduk yerde mi oluyor? Adamlar bir ülkenin Cumhurbaşkanına devletin resmi kanallarından acaba neden saldırırlar ki? Anlayan varsa beri gelsin… 100 sene önce aynı olaylar devam ederken dedelerimiz ve o dönemin çok aydınları süreci anlayamadığı için koskocaman bir imparatorluğun parçalanmasını,  bu bölge insanları sadece seyretmekle kaldı.  Tek dertleri bölgeyi 100 yıllardır sömürenlere birisi çıkıyor diyor ki; Hop ne yapıyorsunuz? Durun bakalım… Yeter artık diyor… Bundan rahatsızlık duyan, bölgeyi sömürenlerin borazancıları, içeriden ve dışarıdan, her yerden bağırmaya başlıyorlar. Bölge halklarının ve liderlerinin uyanmasına yönelik olarak girişimlerde bulunduğu için… Vay sen misin bunları yapan… 

Konya SMMM Odası Seçimleri

Konya SMMM ( Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası  ) Odası seçimleri Mayıs ayının ikinci haftasında seçimli genel kurulu ile yapılacaktır.  2008 yılında yürürlüğe giren kanuna göre Oda başkanlık seçimleri 3 yılda bir yapılmaktadır. Aynı yasanın diğer bir maddesine göre Odalarda üst üste iki seçim döneminde iki defa Yönetim Kurulu başkanlığına seçilmiş olanlar, aradan iki seçim dönemi geçmedikçe Yönetim Kurulu üyeliğine seçilemezler. Şimdiden seçimlerin Konya SMMM odasının çok değerli üyelerine, iş âlemine ve şehrimize hayırlı olmasını diliyorum.

Serbest Muhasebeci ve malî müşavirlik mesleğinin konusu; Gerçek ve tüzelkişilere ait teşebbüs ve işletmelerin;  genel kabul görmüş muhasebe prensipleri ve ilgili mevzuat hükümleri gereğince, defterlerini tutmak, bilanço kâr-zarar tablosu ve beyannameleri ile diğer belgelerini düzenlemek ve benzeri işleri yapmak.  Muhasebe sistemlerini kurmak, geliştirmek, işletmecilik, muhasebe, finans, malî mevzuat ve bunların uygulamaları ile ilgili işlerini düzenlemek veya bu konularda müşavirlik yapmak.  Yukarıda yazılı konularda, belgelerine dayanılarak, inceleme, tahlil, denetim yapmak, malî tablo ve beyannamelerle ilgili konularda yazılı görüş vermek, rapor ve benzerlerini düzenlemek, tahkim, bilirkişilik ve benzeri işleri yapmak. Mezkûr işleri; bir işyerine bağlı olmaksızın yapanlara serbest muhasebeci ve malî müşavir denir.

Konya SMMM odası 1989 yılında Muhasebe ve Mali Müşavirlik mesleğinin yürürlüğe girmesi ve kurumsallaşma çalışmaları sonucunda meslek odası olarak faaliyetlerine başlamıştır.  Bu tarihten itibaren de oda üyeleri kendi aralarında oluşturmuş oldukları ‘Meslekte Birlik Grubu ‘ olarak oda başkanlık seçimlerine girmektedir.  Oda başkanlık seçimlerinde birlik haricinde başka adaylar çıkmasına rağmen birliğin gücü ile seçim sonuçlarında bir değişiklik olmamıştır. Meslekte Birlik Grubu başkanlık yarışında bu başarıyı sürekli olarak tekrarlamıştır. Bu yıl Mayıs ayında yapılacak olan oda başkanlık seçimi için ‘ Meslekte Birlik Grubu’nun adayı olarak Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavir Seyit Faruk Özselek beyi aday göstermişlerdir.

Seyit Faruk Özselek; Meslek hayatına, 1988 yılında kendisi de Mali Müşavir olan ağabeyi Ali İhsan Özselek’in yanında başladı. 1991 yılından beri Serbest olarak Mali Müşavirlik mesleğini icra etmektedir. Mesleki birlik ve beraberlik hedefleri doğrultusunda daha iyi hizmet amacıyla 1990 yılında kurulan ve ilkelerinden bugüne kadar taviz vermeyen Konya Meslekte Birlik Grubu ve bu büyük ailenin bir üyesidir. Muhasebe Gençler Spor Kulübü yönetiminde aldığı çeşitli görevler, Odanın Tesmer Yönetim Kurulunda Sekreterlik, Disiplin Kurulu Üyeliği ve Disiplin Kurulu Başkanlığı ve son olarak da 2010 yılından beri Oda Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Geleceği yönetmek geçmişin sağlam temelleri üzerine olur ilkesiyle 28 yıllık meslek hayatında sürekli öğrenmeyi, araştırmayı ve tecrübe edinmeyi kendime görev edindi. Hem mesleki hayatında hem de bulunduğu bütün görevlerde değerli meslektaşlarının duayenlerinden yeni bilgiler öğrenme ve uygulama odaklı oldu.

Konya SMMM Odası seçimlerinin şimdiden, şehrimize, iş dünyasına, değerli oda üyelerine, Konya Meslekte Birlik Grubunun çok değerli yöneticilerine ve üyelerine, birlik grubunun adayı olan Seyit Faruk Özselek beye hayırlı olmasını dilerim.

Kuklacıları görmemiz gerekiyor!

Dünyayı yöneten güçler, emperyalist hedefleri doğrultusunda, dünyanın her bir bölgesinde, planlar, oyunlar ve senaryolar hazırlar. Bölge insanları da bunları sadece izlemekle yetinirler.  Oyunun akışını ve yönünü değiştirecek türde müdahale etmeleri de istenmez. Sadece izleyici platformunda olmaları gerekmektedir. Bölge insanlarının bir ve beraber hareket etmeleri de senaryonun kurallarına aykırı bir durumdur. Bu da çok kusurlu davranışlardan – hareketlerden sayılır. Senaryoyu ve oyunu planlayanlar açısından çok sinir bozucu bir durumdur.  Planlar o zaman hedefine ulaşamaz…  Oyunu, senaryoyu planlayanlar – hazırlayanlar bu durumda çok kızar ve o bölgede ortalığı toz duman götürür.  Dünyayı yöneten veya sömüren güçler tarafından hazırlan bu duruma bütün dünya devletleri harfiyen uymak zorundadır. Uymayanlar bir şekilde cezalandırılır…  Ülkeleri işgal edilir…  Kaynakları sömürülür… Vatandaşları yerlerinden ve yurtlarından edilir…  Dünya insanlığı da bu durumu bir film gibi sadece izler… Sıranın kendisine gelmesini bekler gibi… 

Kukla, insanları güldürür, inanılmaz işler yaparlar. Kuklalar, gülmez, konuşmaz, ağlamaz,  bağırmaz, acı çekmez ve duyguları yoktur. Ama biz onların, güldüğünü, konuştuğunu, ağladığını ve acı çektiğini zannederiz.  Eski zamanlarda kuklalar,  tahta kütükler yontularak yapılırdı.  Günümüzde ise kuklalar çok değişken… Bir örgüt, bir siyasetçi veya bir devlet de olabilir… Kuklacı onları istediği kılığa sokup iplerini çekerek istediği gibi oynatır. Biz ipleri göremeyiz ya da görmek istemeyiz. Kuklalar bazen kukla olduklarını unuturlar ve kendiliklerinden bir şeyler söylemeye ve yapmaya çalışırlar.  Kuklacıya kafa tutmaya çalışırlar fakat bu onların sonu demektir. Tarihin çöplükleri bağımsız hareket etmeye çalışan kukla paçavraları ile doludur.  Zamanı geldiğinde kuklacı,  yepyeni, çağdaş, post-modern, daha çekici ve sevimli kuklaları kullanım yerlerine göre hazırlayıp sahneye tekrar tekrar sürer. Kuklacılar, varlıklarını sürdürmek için kuklasız yapamaz.  Kuklalar asla ölmez ve ölemezler. Çünkü kuklaların canı ve ruhu yoktur.  Fakat biz öldüklerini zannederiz.

Ülkemizde son yıllarda meydana gelen olaylara kabaca bir baktığımızda; Oyuncular, renkler, aktörler, zemin ve coğrafya farklı da olsa KUKLACILAR hep aynı,  sadece kuklalar değişiyor.  Özellikle bölgemizde BEŞ KUKLACI DEVLET ‘in kuklaları ve piyonları hep olmuştur. Olacaktır ve olmaya da devam edecektir… Çünkü Türkiye ayağa kalkmaya başlar ise bölgede kuklalar ve kuklacılara meydan kalmayacak…  Dün;  Ülkemizde darbeleri planlayan kuklacılar, bazı partileri, medyayı, PKK’yı, ASALA’yı taşeron ve kukla olarak kullanmıştı. Bugünlerde ise PKK’dır, PYD’dir,  YPG’dir,  Boko Haram’dır, EL Kaide’dir, DAEŞ’tir, DHKP-C’dir. Kuklacılar senaristtir;  Kuklacıların siyasi partilerde de beyin adamları vardır, senaryoya uygun adamlar seçilir ve ona göre devreye konulurlar.

Bölgesinde, kuklacılar tarafından planlanan bütün oyunlara ve kuklalara karşı, yıllardan beri reaktif durumdan,  proaktif hareket etmeye başlayan bir Türkiye bulunmaktadır.  Dünya beş ’ten büyüktür diyebilen bir Türkiye, emperyalist olarak bölge üzerinde hesabı olanları BEŞ KUKLACI Devleti çok rahatsız etmektedir.  Dünya beş ’ten büyüktür diyebilen bir Türkiye, içerideki ve dışarıdaki kuklaları vasıtasıyla kaosa sürüklenmek istenmektedir. Dünya beş ’ten büyüktür diyebilen bir Türkiye, bölgesinde emperyalist hareketlere izin vermemek adına, dostluk ve ticaret geliştirdiği her bir ülkeye müdahale etmek için bütün yollar denenmektedir. Dünya beş ’ten büyüktür diyebilen bir Türkiye, ülkesinin ve bölgesinin sükûnet ve selameti adına, kadim kültür ve medeniyet kodlarına dönmemesi için bütün kanalları ve yolları kesilmek istenmektedir. 

Türkiye devleti, milleti, bölgesi ve liderleri ile daha güçlü bir seda ile  ‘Dünya beş ’ten büyüktür’ diyebilmesi için bölgesindeki mazlum milletlerin umudu olduğunu unutmamalıdır ve bölge halkları ile BİR ve BERABER olmak, kuklacıları görmek ve bölgesinin selameti adına birlikte hareket etmek zorundadır, diye düşünüyorum.

Ocak’lar sönmeden mümkün değil!

Çanakkale Deniz savaşlarının 101. Yılını kutladığımız şu günlerde, bu Asil vatan için toprağa düşen bütün şehitlerimizi Allah’tan Rahmet niyaz ederim.  Bu vatanın öyle kolay elde edilmediğini gençlerimize anlatmakta sorunlar mı yaşıyoruz nedir? Hafta sonu İstanbul’da yine menfur bir patlama meydana geldi.  Patlama ve algı operasyonları ile bütün bir ülkenin vatandaşlarına ne gibi korkular salınmaya çalışılmaktadır? Kamuoyunda, Yok, efendim,  şu gün şu saatte şu yerde patlama olacak vb. dedi doku ve senaryolar dolaşmaktadır.   Bütün bu vb. algı operasyonları ile acaba ne yapılmak istenmektedir? Sokağa çıkmamak, işe gitmemek vb. hareketlerle zaten başarmış olmuyorlar mı? Kimin tekerine veya işlerine bu ülke taş koyaktadır ki üzerimize gelinmektedir?  Bu patlamalardan kimin, hangi ülkenin, hangi güçlü devletin veya taşeron örgütün ne gibi bir menfaati bulunmaktadır?  100 yıl önce,   bu ülkenin,  vatan ve milli birliğini hedefleyen, ‘kimi yamyam, kimi Hindu,  kimi bilmem ne bela’ olarak gelenler,  ne için geldiğini dahi bilemeden gönderilenler, bu gün de taşeronları üzerinden gelmeye devam etmektedir.  100 yıl önce ‘geldikleri gibi gidenler,  bu gün de yine gelecekler ve de gidecekler’  başka çareleri yok… Biz, ülke ve millet olarak, bir ve beraber olduğumuz müddetçe; Farklılıklarımızla daha zengin olduğumuzun farkında olduğumuz sürece, başaramayacaklar…

İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif merhum, ilk mısralarda ne güzel buyurduğu gibi;

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.


Türk milletine cesaret vermek ve onda bulunan milli duyguları harekete geçirmek için şiirine ‘Korkma’ diye başlıyor. Bu ifade inananlar için çok büyük önem arz etmektedir. Hz. Peygamberin;  ‘ Hıra Mağarasında ‘ yol arkadaşı ile çok zor ve sıkıntılı bir anındaki ifadeleridir. Yol arkadaşına ve bizlere hitaben;  ‘Allah bizimle beraberdir’, ‘ Korkma, Üzülme, Hüzünlenme’ diye nida etmektedir.   Göklerde dalgalanan bayrağımızın hiçbir zaman inmeyeceğini, sonsuza dek bu topraklar üzerinde dalgalanacağını belirterek;  Türk Devletinin varlığını devam ettireceğine olan yüksek inancını asil milleti ile paylaşıyor. Türk milletinin en son ‘ocağının, ailesinin ve ferdinin’  ölmeden, bitirilmeden, yok olmadan,  bu ülkenin asla teslim alınamayacağını anlatarak; ocaklarımıza yani ailelerimize büyük önem atfetmektedir. Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan,  bütün konuşmalarında, sürekli olarak ailenin önemine ve aile birliğine yapmış olduğu vurguyu da burada hatırlatmak isterim.

Bu asil vatanı ve milleti, bölmek ve parçalamak adına, doğrudan gelemeyen bölgesel ve büyük devletler, taşeron örgütleri üzerinden gelmeye devam edecekler.  Ne zamana kadar?  Bilemiyorum… Bizler vazgeçene kadar gibi; Mazlum milletlere umut olmak idealindeki ülke olarak;  Bölge üzerindeki ve İslam âleminin 100 yıllık Batılı devletlerin emperyalist planlarına ve tekerlerine çomak sokmaktan vazgeçene kadar mı?  Bölgedeki planlarına yönelik olarak neler yaptığımız öngörülemediği için mi?  Kontrol edilebilen bir ülke olamadığımız için mi?  Ülke ve millet olarak Canımız biraz daha yanacak gibi… 100 yıl önce dedelerimiz bu asil vatan için aynı anda 10 farklı yerde savaşmadılar mı? Gücünü denemek adına ülkenin her tarafında saldırılar, kaoslar, savaşlar meydana getirmediler mi? Bu günden farkı nedir acaba?  Şöyle kabaca bir bakabilir miyiz?  Ülkenin bir yerinde hendekler, diğer bölgesinde patlamalar vb. Gelecekler, darbe vuracaklar ve tekrar geldikleri gibi gidecekler; Başka çareleri yok; Biz ülke olarak, millet olarak ‘ BİR, BERABER, DİRİ ve İRİ’ olmaya devam edersek…

Daha ne olması gerekiyor!..

Öncelikle Ankara’da meydana gelen menfur patlamada, Milletimizin Başı sağ olsun. Menfur olayda ölenlere Allah’tan Rahmet, yaralılara acil Şifalar ve yakınlarına da sabrı cemil niyaz ederim.  Patlamayı şu teşkilat veya bu örgüt yapmış olabilir. Önemli olan kimin yaptığından ziyade, hedefleri nedir ve nereye varmak istedikleridir?   Bu asil milleti tedhiş, karamsarlık ve yılgınlığa sevk etmek, bir ve beraber hareket etmesini engellemek… Siz bölgenizde oyuncu olmaya başlar, oyun kurmaya planlar, figüran olmaktan çıkmayı hedefler, bölgede yapmayı hedefledikleri bölme – parçalama operasyonlarına karşı proaktif davrandığınız müddetçe bu vb. olaylar vuku bulmaya devam edecektir. Millet olarak milli kültür, milli tavır ve milli birliğe en fazla ihtiyaç olunan bir dönemdeyiz.

Devletleri ayakta tutan bazı kavram ve kurumlar vardır. Devlet olmanın ve devletler arenasında uzun soluklu olabilmenin bazı kural ve kaideleri vardır. Aksi halde devletler yok olmaya mahkumdur.  Milletleri bir arada tutan,  millet olmanın mayasını meydana getiren temel kural ve kurumlardaki gevşemeler, devleti meydana getiren millette de çözülmelere sebebiyet verebilir.  Devlet ve milletler, birlik ve beraberliğine yönelik olarak,  içeriden ve dışarıdan gelebilecek her türlü tehditlere karşı teyakkuz halinde olmak zorundadır.  Devletler için Var olmanın genel kuralı budur.

Milli Birlik, milletin bütün olması, bu bütünlük içinde ayırıcı ve bölücü unsurlara asla yer verilmemesi demektir. Türk milletinin en değerli varlığı budur. Türk milletinin yaşaması, yücelmesi, gelişmesi, kalkınması söz konusu ettiğimiz bu milli birliğe bağlıdır. Milli birliği sağladığımız ölçüde,  Türk milleti sonsuza kadar devam edecektir. Milli birliğin sağlanmasında milletin ortak kültüre sahip olması, ortak ahlaka sahip olması, ortak duyguya sahip olması; bunları sezgisi ve akıl gücüyle hareket edilmesi önemlidir. Milli birliğe çok önem veren bu millet,  Çanakkale Savaşını, İstiklal Mücadelesi ve Bağımsızlık Savaşı’nı milli birliğin gücü ile kazandı.

Günümüzde, dış güçler ve onların içerideki taşeronları vasıtası ile milli birliğe zarar verici tutum, davranış, fiil, olay ve sözleri hep birlikte izlemekteyiz. Milletler içeride her türlü tartışma ve kavga ortamlarına girebilirler. Fakat devletin ve milletin bekası, birliği söz konusu olduğu durum ve zamanlarda ise diğer bütün farklılıklar devreden çıkması gerekir. Yıllar önce Atatürk’ün veciz ifadelerinde olduğu şeklinde: ‘’ Mevzu Vatan ise gerisi teferruattan ibarettir’’.  Ülkemizde her bireyin fikri – düşüncesi olabilir, önderi – lideri olabilir, partisi –cemaati de olabilir. Bu kurumların da elbette ki bir fikri, düşüncesi ve idealleri olmak zorundadır. Fakat vatan ve milletin birliği, beraberliği, bütünlüğü söz konusu ise, diğer bütün sözler ve ifadeler akamete uğramak zorundadır. Vatanın bölünmez bütünlüğü ve milletin bir ve beraberliği için bir bütün olunmak zorundadır.

Bir İletişimci olarak, okullarımızda, anaokulundan başlamak üzere, Milli birlik – beraberlik, Milli tavır – duruş, Milli düşünce – tefekkür vb. eğitimlerin verilmesi gerektiği kanaatindeyim.  Dünya devletlerine kabaca bir baktığımızda, ülke içerisinde, hatta meclislerinde her türlü kavgayı veren lider ve üyeler, devlet ve milletlerine yönelik olarak en küçük bir taciz ve tehdit karşısında hemen bir ve beraber olmaktadır. Bizim gibi dünyaya 600 yıl hükmetmiş ve medeniyete beşiklik etmiş bir ülkenin liderlerine,  milletvekillerine ve vatandaşlarına bir bakar mısınız? Başka ülkede vatana ihanet suçu olabilecek söz, olay ve fiiller bizim gibi ülkeler de çok kolay sergilenebiliyor. Acaba neden?  Bir yerlerde özgürlük vb. adı altında hatalar mı yapıyoruz? Ülke olarak eğitim sistemimizde,  milli ideal ve hedefler noktasında gençlerimize çok şey veremiyor muyuz?  

Öngörülemeyen Türkiye!

Ülkemizde birkaç yıldır olayların ardı arkası kesilmek bilmiyor.  Acaba neden? Daha önceki yıllarda olduğu, sağ – sol kavgası ve kargaşası üzerinden bölünmeye çalışılan bu ülke… Bu günde farklı etnik gruplar üzerinden aynı hedefler doğrultusunda gelmeye devam ediyorlar. Biz de zannediyoruz ki…  Birileri hak istiyor veya arıyor… Devlet de onlara bu hakkı çok görüyor… Verelim canım ne olacak formatında olan bir yığın kitle var… Bir film izler gibi olanları seyretmeye devam ediyoruz. Gerçekten olayların seyri bu formatta mı ki?

28 Şubat post modern darbesini gerçekleştirenler ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı. Bizler halk olarak ne olduğunu ve detaylarına vukuf olamasak da… Görevlerini çok iyi yapmışlardı.  28 Şubat post modern darbesini gerçekleştirenler, Amerika’daki ağabeylerine Neden diye sorduklarında alınan cevap aslında bu günlere de ışık tutacak:   ‘Amerika, tekerine çomak sokanı ekarte eder, ama Erbakan, size bir şey yapmadı… Amerika’nın büyük ulusal çıkarlarını tehdit etmedi’.  Abramowitz,  ‘Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır. Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz” dedi. Erbakan, ilk dış gezisini, kendisine yapma dendiği halde İran’dan başlattı. İkinci gezisini Mısır, Libya ve Nijerya’ya yaptı.”

Türkiye ne zaman ki Amerika tarafından  öngörülemeyen ve yazılı olmayan kod dışına çıkmaya başladı; her türlü olaylar ve karışıklıklar ile baş başa kaldık..  Amerika ile aramızda yazılı olmayan kod ne olabilir ki?  Amerika ile aramızda öngörülemeyen ne gibi bir hareketlerde bulunmaya başladık ki?  Amerika ile aramızda nasıl bir müttefiklik antlaşması olabilir ki? Daha bir sürü sorular ve sorular… Bu sorulara artık yeni nesil şeffaf bir cevap bekliyor…

Halk tarafından ilk defa seçimle iş başına gelen T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan;  ‘’ Afrika’ya bakmadan, Güney Amerika’yı incelemeden Batı uygarlığı gerçekten anlaşılamaz. Batı başkentlerinin şık kaldırımlarına hayran kalanlar, o kaldırım taşlarının altındaki milyonlarca Afrikalının ve Güney Amerikalının teri, kanı, canı, emeği olduğunu bilmek zorundadır. Parçalanmış aileler, yerlerinden sürülmüş kabileler, dokusu tahrip edilmiş çevre ve sömürülen kaynaklar, ‘beyaz adamın’ bu bölgelerdeki utanç vesikalarıdır… Ama biz hamdolsun, bu ülkelere giderken tertemiz bir sicille gidiyoruz. Dünyanın her yerinde, her topluma tarihimizin ve kültürümüzün bize işaret ettiği şekilde karşılıklı saygı ve dayanışma temelinde, herkesin kazandığı ilişkilerin kurulabileceğini gösteriyoruz. Biz siyaha sarılırken, hiç içimizden ‘Acaba ne derler’ demiyoruz. Sadece Allah için seviyoruz. Farkımız bu!”  vurgusunu yapıyor.

Türkiye kuruluşundan itibaren dışarıdan ve içerideki taşeronları vasıtası ile yönetilmeye devam etmiştir. Ne zaman ki dışarıdan müdahaleler ve taşeronlar yönetimde devreden çıkmaya başladı, kavga ve kargaşanın arkası kesilmez hale geldi. Anadolu evlatları kanla elde etmiş oldukları bu asil vatan toprağında, artık taşeronlar ve dışarıdan müdahalelere izin vermeyecektir. Bu onun kendi ülkesinde ve bölgesinde VAR ve YOK olma meselesidir. Ülkemizde ve bölgemizde dönen dolapların ve kavgaların tek sebebi budur… Gelmeye devam ettikleri parametreler çok değişik olsa da…

Gelmeye Devam Edecekler…

Yaşadığınız kara parçası dünyanın jeopolitik olarak merkezinde bulunuyorsa, uykusuz geceleriniz olmak zorundadır. Dünyanın ve medeniyetin merkezi, beşiği olan bir bölgede yaşamanın elbette ki bazı sıkıntıları olacaktır.  Dünya üzerinde her kara parçası aynı konum ve özellikte değildir. Allah bazı bölgelere bu özellikleri vermiştir. Bölgede yaşayan halklar bazı sıkıntıları çeker ve sonunda refaha ulaşır. Ya da bölge üzerinde ve yaşadıkları kara parçası üzerinde hesabı olan büyük devletlere teslim olurlar. Tercih bölge üzerinde yaşayan halkların kendi seçimidir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğu günden bu günlere kadar büyük devletlere doğrudan olmasa bile dolaylı olarak teslim olmuş bir görünüm arz etmektedir. Her ne kadar bu durumu kabullenemesek de… Halk arasında sürekli olarak zikredildiği şekli ile Savaşı meydanlarda kazanıp, masa başında strateji eksikliğimizden kaynaklı kaybetmiş bir ülke olmamızdan… Yönetilen halklar olarak bizler farkında olamasak da. Yıllardır bu şekilde seyretmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, bu millete ve bölge halklarına yönelik olarak 2023, 2053 ve 2071 gibi hedef ve vizyondan bahsediyor.  Bu kavramlar daha önce hiç zikredilmiyordu… Ne güzel gidiyorduk..  Bu adam nereden çıktı..  Dünya emperyalistlerinin 1071’i unutmaları mümkün değildir. Biz okullarımızda bunun ruhunu çocuklarımıza her ne kadar veremesek de…  1071 ile Anadolu topraklarının kapıları ardına kadar bu topraklarda bir ve beraber yaşamış bütün etnik gruplara açılmıştır. O ruhun tekrar canlanmasından korkuyorlar… 1453 tarihi ise yeni bir çağın açıldığı dönemdir.  Emperyalistlerin bu tarihi sizce unutmaları ve kendi halklarına unutturmaları kabil midir? 1453 tarihi dünyaya 600 yıl hüküm sürmüş bir devletin de 600. Yıl dönümüdür.   1923 tarihi ise 100 yıl önce bizlere sorulmadan verilmiş olan bütün vaat ve sözleşmelerin bitiş tarihidir.  Bu sözleşmenin bitmesi birilerinin bu bölgede tamamen bitmeleri demektir… 

Bölge halklarının uyanmaması adına, vizyon, hedef gibi kavramlar gerekmiyor ki…  Eski düzenin devam etmesi adına böyle lider ve kadroların derhal işbaşından uzaklaştırılması, hatta mümkünse hapse atılması gerekmektedir.  60’lı yılarda olduğu gibi itibarsızlaştırma politikaları ile halk desteği çekilip,  idam sehpasına kadar götürebilmek… Yıpratma vb. politikalar işe yaramayınca, sahada kendi kurmuş oldukları örgütler üzerinden gelmeye başladılar. Ne zamana kadar gelecekler? Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak ülkeniz ve bölge üzerindeki hedeflerinizden vazgeçinceye kadar.  Her koldan ve yönden gelmeye devam edecekler. Dünya üzerinde bazı kara parçaları üzerinde yaşamak gerçekten zor olduğundan bahsettik.  Dünya üzerinde ki zor olan kara parçalarından en önemlisi Anadolu kara parçasıdır. Bu kara parçası Avrasya zenginliklerin giriş kapısı ve anahtarı konumundadır.  Adamlar stratejik planlarla açıklıyorlar.  Bunun üzerine plan üstüne plan, strateji üstüne strateji geliştirirken, bizimkiler de ne işimiz var oralarda diyor. Avrasya kara parçasına hâkim olan bir güç,  bir devlet dünyanın süper gücü ve hâkimi olacağının farkındalar.

Anadolu kara parçası üzerinde yaşayan halklar olarak bizler, bir ve beraber olduğumuz müddetçe, Çanakkale ruhu ile bezendiğimiz takdirde,  bu ülkeyi istedikleri gibi bölme ve parçalama operasyonlarına girişemeyecekler. Tek dertleri bölge üzerinde yaşayan halkların yani bütün etnik grupların bir ve beraber hareket etme ruhunu örselemeye çalışmak.  Bu örseleme girişimleri de içeriden ve kendi oluşturmuş oldukları taşeron örgütler üzerinden devam edecek. Doğrudan gelemezler. Gelmeyecekler. Taşeronları üzerinden gelmeye devam edecekler. Bu asil milleti test etmeye devam edecekler… 

Teknik Üniversite Konya’nın acil ihtiyacı

Bir Ülkenin gelişmişliği teknolojik olarak ve teknik elemanlarının niteliği ve niceliği ile eşdeğerdir. Gelişmiş ülkelere kabaca bir baktığımızda teknik ve teknolojik yatırımlarının geri dönüşlerinin eseridir. Dünya devletleri arasında gelişmişlik sıralaması yapılırken ülkelerin teknik ve teknolojik üstünlükleri de çok önemlidir. Teknik Üniversitelerimiz, üniversite – sanayi işbirliğinin tesisinde çok etkin bir noktada bulunmaktadır. Bilimsel olarak yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin üretime – sanayiye aktarılması alanında Teknik Üniversiteler katalizör görevi bulunmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde,  ‘Konya yeni bir toplum önderi kazandı’  konulu bir köşe yazısı kaleme almıştım. Selçuk Üniversitesi rektörü olarak atanan Mustafa Şahin hocamızın, Konya’ya yapılacak yatırım vb. konularda önder olacağını vurgulamıştım.  Hocamızın, Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımızın konsensüsü ile atanmasının, şehre yatırım ve projelerle desteklenmesini, yeni projelerin geliştirilmesi ve üretilmesi konusunda bir ve beraber olunması gerektiğini, hocamızın önderliğinde Kadim şehre yatırım ve projeler için birleşilmesi gerektiğini ifade etmiştim.

Mustafa Şahin hocam, göreve atandığının ilk günü basın açıklamasında acilen ve ivedilikle Konya’mızda bir Teknik Üniversitenin kurulması gerektiğini ve hazırlıklara başladıklarını vurgulamıştır. 2010 yıllarında Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi kurulurken de Teknik üniversite olarak kurulması gerektiği fakat sonradan gelişen olaylar, önem ve aciliyetler Selçuk Üniversitesinin bir benzeri üniversite olarak eğitim hayatına devam edeceği açıklandı. Teknik Üniversite ihtiyacı 10 yıl öncelerinden tebarüz etmesine rağmen Konya’mızda kurulamamıştı.  Dünya’da ve bölgemizde gelişen olaylar artık şehrimizde acilen bir Teknik üniversitenin kuruması gerektiğidir.

Gençlik yıllarından hatırladığım, rahmetli Başbakan Turgut Özel, kafasında ülkesi için düşündüğü bir projeyi kamuoyunun tartışmasına açar, olumlu ve olumsuz yönlerinin etraflıca konuşulmasını sağlar, daha sonra ise TBMM alt komisyonlarına yasalaşması için gönderilmesini temin ederdi. AK Parti genel başkanı ve 2014 yılına kadar Başbakanlık görevinde bulunan, halen TC Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan,  Ülkesinin gelişmesi vb. konularla ilgili olarak düşündüklerini öncelikle kamuoyunun tartışmasına açar, halkın konu ile görüşlerini- itirazlarını öğrenir, artı ve eksileri görüldükten sonra ise yasalaşması için gerekli girişimlerde bulunurlardı. Selçuk Üniversitesinin çiçeği burnundaki rektörü de atandığının ilk günü, Konyalıların tartışmasına Teknik Üniversite konusunu kamuoyu ile paylaşarak yapmıştı. Daha önceki yazımızda vurgulamaya çalıştığımız ‘Konya Yeni bir Toplum Önderi kazandı’ tespitimizin yerinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Varılmak istenen hedefteki konunun, toplum tarafından her yönü ile tartışılmasını, kamuoyunda etraflıca konuşulmasını temin etmek…

SÜ rektörü Prof. Dr. Mustafa Şahin hoca ile sohbetimizde, Organize bölgesinde bulunan, Konya Ticaret Odası Vakfına ait 10 bin metrekarelik arazinin Teknoloji Fakültesine tahsisi ile işe başladıklarını vurguladı. Daha sonra ise Özel İdare kayıtlarında olan 1 milyon metrekarealanın, tasarruf hakları Konya Büyükşehir belediyesinde bulunan,  SÜ Sanayi Kampüsü olarak çalışmalarına başlayacakları ifade ettiler.  Konu ile ilgili Bağlantıolarakbir komisyon görevlendirdiklerini ve çalışmalarına başladıklarını sözlerine ekledi. Bütün alt yapı ve üst yapı çalışmalarının tamamlanmasından sonra,  yani Selçuk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Teknolojik Fakültesi ve Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu’nun SÜ Sanayi kampüsüne taşınması, Başbakanımız ve siyasi iradeden sadece bir tabela değişikliği ile Teknik Üniversitenin kurulması gerçekleşmiş olacaktır.  Konya’mızın uzun yıllardan beri hayali olan, sanayi – üniversite işbirliği de Teknik Üniversitemizin kurulması ile fiiliyata geçecektir, vurgusunu yaptı.

Halen ülkemizde, İstanbul Teknik Üniversitesi , Yıldız Teknik Üniversitesi,Karadeniz Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Bursa Teknik Üniversitesi, Erzurum Teknik Üniversitesi, İskenderun Teknik Üniversitesi olmak üzer e dokuz adet teknik üniversite bulunmaktadır.  Teknik üniversite olan illerimizi kabaca incelediğimizde, Karadeniz ve Erzurum illeri kadar mı ihtiyacımız yok… Sanayinin bu şehirlerde ne kadar var olduğu ise sanayi ve teknik yöneticilerce zaten malum. Teknik üniversite Konya ve bölgesinin acil ihtiyacı…